ACELEYLE KAYBEDİLEN YAZIYLA BULUNAN

Siz halen sizi yok sayanların önünde diz çökmeye devam edin…

Abone Ol

Kendimi anlatmak kolay değil. Çünkü insan en çok kendine karşı ya gereğinden fazla cömerttir ya da en acımasız hükmü yine kendisi verir. Ben uzun süre bu iki uç arasında sıkışıp kaldım. Ne kendimi yüceltebildim ne de bütünüyle inkâr edebildim. Hayatım boyunca aceleci oldum. Bazı kararları zamana bırakmak yerine, zamana karşı aldım. Bu bana hız kazandırdı; ama derinlikten çaldı. İnsanları, olayları, süreçleri bazen olduklarından önce bitirdim.

Sabırsızlık, en çok kendimi yaraladı. İnandığım şeyler uğruna fazla bedel ödedim. Bazen gereğinden fazla. “Birlik” dediğim yerde yalnız kaldım, “biz” dediğim anlarda yükü tek başıma sırtlandım. Herkesin sustuğu yerde konuşmayı erdem sandım; meğer bazen susmak, konuşmaktan daha ağır bir sorumlulukmuş. Çünkü her söz, bir yankı ister. Yankı bulmayan söz ise insanı kalabalıklar içinde yalnızlaştırır.
Bu yalnızlık, en çok kentte büyür. Kent, dışarıdan bakıldığında kalabalıktır; sokakları doludur, ışıkları hiç sönmez. Ama tam da bu yüzden insan, kendini en çok burada kaybeder. Kimse kimseye gerçekten değmez; omuzlar temas eder ama hayatlar çarpışmaz. Herkesin bir yere yetiştiği bu şehirde, kimse kimseye varamaz. Kent yalnızlığı, insanın sessizce silinmesidir. Görünür olup fark edilmemek, konuşup duyulmamak, yaşayıp tanınmamaktır.

Zamanla fark ettim ki yalnızlık sadece bireysel bir hal değil; toplumsal bir tercihin sonucu. Kent, insanı birbirine yaklaştırmaz; aksine kategorilere ayırır. Kimliğin, düşüncen, inancın, yoksulluğun ya da varlığın bir etiket olur. Öteki, her zaman biraz daha uzakta durandır. Aynı sokakta yürürken bile aynı hayata ait sayılmaz. Ötekileştirme, çoğu zaman yüksek sesle yapılmaz; bakışlarla, suskunluklarla, görmezden gelmelerle inşa edilir. Ve insan, bir süre sonra buna alışır. Alışmak, en tehlikeli yenilgidir.
Ben de bu kentin içinde, bazen fazla konuştum, bazen yanlış yerde durdum. Doğru sandığım şeyler yüzünden yanlış insanlara çarptım. “Birlik” derken, farklı olanı da kapsadığımı sandım; oysa çoğu zaman herkes kendi benzerini istiyor. Kent, benzerlerin güvenli alanıdır. Farklı olan ise ya susturulur ya da yalnız bırakılır. En ağır dışlanma, kapının önüne konulmak değildir; masada yer varmış gibi yapılıp söz hakkı verilmemesidir. Bugün dönüp baktığımda, aceleciliğimin sadece kişisel bir kusur olmadığını görüyorum. Kentin ritmi de insanı aceleci kılıyor.

Düşünmeye, anlamaya, beklemeye tahammülü yok bu düzenin. Her şey hızlı, yüzeysel ve geçici. Derinlik ise zaman ister; zaman da cesaret. O cesareti gösteremediğimiz her an, hem kendimizden hem birbirimizden biraz daha uzaklaşıyoruz. Yine de bütün bu yüzleşmeler, bir umutsuzluk çağrısı değil. Aksine, geç de olsa fark etmenin ağırlığıdır bu satırlar. Kendimle, kentle ve toplumla hesaplaşmanın dili. Belki de asıl birlik, herkesin aynı yerde durması değil; farklı yerlerden bakabilmeyi öğrenmesidir. Yalnızlığı kader, ötekini tehdit sanmaktan vazgeçtiğimiz gün, kent yeniden bir yaşam alanına dönüşebilir. Ve belki o zaman, konuşmak gerçekten anlam kazanır. Susmak ise kaçış değil, bilinçli bir duruş olur.
Yanıldım, insanları doğru okumakta değil belki; ama niyetlerini yeterince ciddiye almakta yanıldım. Çünkü niyet, çoğu zaman kelimelerle değil, boşluklarla konuşur.

Ben ise kelimelere fazla inandım. Her samimiyeti derinlik, her yakınlığı sadakat sandım. Oysa bazı insanlar, seninle bir yolculuğa çıkmaz; sadece kendi eksikliklerini senin omuzlarında taşır. Sen doldukça giderler. Çünkü dolan insan, başkalarının boşluğunu taşıyamaz. Geriye dönüp baktığımda, hayatımın bir mozaik gibi dağınık ama anlamlı parçalarla örüldüğünü görüyorum. Her parça bir yanılgı, her yanılgı bir ders. Her şeyi dönüştürmeye çalışırken, kendimi ihmal ettiğimi kabul ediyorum. işleyişi yeniden tasarlamaya hevesliydim; ama kendi iç düzenimi ihmal ettim. Kendimi korumayı, sınır çizmeyi, geri durmayı geç öğrendim. Sanki geri durmak bir yenilgiymiş gibi… Oysa geri durmak, bazen en bilinçli dirençtir.
Mücadeleyi sevdim; çünkü mücadele insana bir anlam duygusu verir. Kendini bir (pota) içinde hissedersin; acı, irade ve umut birbirine yani iç içe geçmiş olur. Ama dinlenmeyi unuttum. Oysa insan, sadece savaşarak değil, durarak da var olur. Haklı çıkmayı önemsedim; çünkü haklılık bana bir ahlaki üstünlük hissi verdi. Ama zamanla anladım ki haklı olmak, her zaman huzur getirmez. Bazen huzur, haklılıktan feragat etmeyi gerektirir. Bu feragat bir teslimiyet değil; bilgeliktir. Yanılgımın en derin yeri şuydu: Kendimi sürekli başkalarının aynasında sınadım. Onların ihtiyaçlarıyla ölçtüm değerimi. Oysa insanın değeri, başkalarının ona ne yüklediğiyle değil; neyi taşımayı reddettiğiyle anlaşılır. Sınır, bencillik değildir. Sınır, ruhun yemyeşil kalabilmesi için çizilir. Herkese açılan kapılar, bir süre sonra evi koruyamaz.
Bugün biliyorum ki hayat, tek bir doğru etrafında örülmüş düz bir çizgi değil; karmaşık, ve İçinde yanılgılar da var, kabuller de, insan bazen yanlış insanlara doğru duygular besler; bazen doğru yerde yanlış zamanda durur. Bunlar zayıflık değil, insan olmanın kaçınılmaz izleridir. Artık her yakınlığı bir bağ, her sözü bir sözleşme saymıyorum. Her mücadeleye atılmıyor, her çağrıya cevap vermiyorum. Çünkü her şeyle ilgilenmek, hiçbir şeye ait olamamaktır. Öğrendim ki insan, kendini her yere yetiştirmeye çalıştığında, en çok kendine geç kalıyor.
Yanıldım; evet.

Ama bu yanılgılar beni küçültmedi. Aksine, beni daha dikkatli, daha seçici ve daha sakin kıldı. Şimdi biliyorum: Asıl güç, her şeye dayanabilmekte değil; neye dayanmayacağını bilmektedir. Ve bu fark ediş, insanın kendini aşkın ettiği o sessiz eşiği oluşturur. Bu bir pişmanlık metni değil. Bu, geç öğrenilmiş ama sahici bir bilgelik notudur. İşte tam da bu yüzden kalemi seçtim. Çünkü kalem acele etmez. Kalem bağırmaz. Kalem, kendini savunmak zorunda hissetmez. Kalem, hızın değil anlamın aracıdır. Gürültünün değil, düşüncenin tarafındadır. Onunla konuştuğumda kimseyi ikna etmek zorunda değilim. Haklı görünmek, güçlü durmak, kazanmak gibi bir derdi yok yazının. Yazı, bir mücadele alanı değil; bir yüzleşme alanıdır.
Kalemle kurulan ilişki, insanın kendine verdiği en dürüst moladır. Çünkü yazı, insanı rol yapmaktan alıkoyar. Konuşurken kaçabildiğin yerlerden yazarken kaçamazsın. Ses tonunu yükselterek örtebildiğin boşluklar, cümlede çıplak kalır. Yazı, süslenmeye izin vermez; eksik bıraktığın her şeyi yüzüne bırakır. Bu yüzden yazı cesaret ister. Başkasına değil, kendine karşı cesaret. Kalemi seçtim; çünkü yazı, güç gösterisi değildir. Yazıda galip gelinmez, yenilmez. Orada sadece yaklaşılan bir hakikat vardır. Bazen tam ulaşılamayan, bazen yarım kalan ama hep dürüst kalmaya zorlayan bir hakikat. Yazı, insanın kendini savunma refleksini elinden alır. Geriye sadece şu soru kalır: “Ben gerçekten ne hissediyorum, neyi saklıyorum, neyi görmezden geliyorum?” “Gerçek” dediğimiz şey, çoğu zaman büyük cümleler değildir. Yazı bunu öğretir. Gerçek; bazen utandığın bir düşünce, bazen itiraf edemediğin bir kırgınlık, bazen de kabullenmek istemediğin bir yorgunluktur. Kalem bunları bağırarak söylemez; usulca önüne koyar. Bakmanı ister.
Kaçmadan, kalemi seçtim; çünkü yazı, insanın kendine yalan söylemesini zorlaştırır. Konuşurken kelimeler uçar, niyetler dağılır, sorumluluk bulanıklaşır. Ama yazıda her kelime bir iz bırakır. Kurduğun cümle, seni ele verir. Nokta koyarken vicdanın elini tutar; “emin misin?” diye sorar. Virgül bile tereddüdünü açığa çıkarır. Yazı, insanı yavaşlatır; yavaşladıkça düşünmeye, düşündükçe dürüst olmaya mecbur eder. Bu yüzden kalem benim için bir araç değil; bir tutumdur. Hayata, insana ve kendime karşı aldığım bir tavır. Gürültüden uzak, aceleden arınmış, iddiadan yoksun bir duruş. Yazı bana şunu hatırlatır: Her şey söylenmek zorunda değildir ama söylenen her şeyin bir ağırlığı vardır. Ve o ağırlığı taşımaya hazır değilsen, susmak değil; yazmak gerekir.
Çünkü yazı, insanın kendisiyle yaptığı en uzun, en sessiz ve en sahici konuşmadır.


Yazarken saklanamıyorum. Çünkü yazı, insanın en güvenli sandığı sığınakları bile görünür kılar. Maskeler düşer; bahaneler işlevini yitirir. Söylenmeyenler, satır aralarında kendine yer bulur. Konuşurken saklayabildiğim ne varsa, yazarken karşıma dikilir. Bu yüzden yazı, bir anlatma biçiminden çok, bir açığa çıkma halidir.
Ben kalemi, suskunluğumu anlatmak için seçtim. Çünkü suskunluk da bir dildir; ama çoğu zaman yanlış anlaşılır. Sessiz kalmak, her zaman vazgeçmek değildir. Bazen insan, bağırmadan da anlatmak ister. Kırgınlıklarımı yükseltmeden, öfkemi kutsamadan ifade edebilmek için yazıyorum. Yazı, duygularımı inceltir; onları hırçınlıktan arındırır. Acıyı daha taşınabilir, gerçeği daha katlanılır kılar.
Yazı bana şunu öğretti: Kusursuz olmak değil, dürüst olmak insanı olgunlaştırır. Artık kimseye bir şey ispatlama ihtiyacım yok. Ne gücümü, ne haklılığımı, ne de doğrularımı… İspat etme arzusu, çoğu zaman bir korkunun ürünüdür. Anlaşılmama korkusu. Yetersiz görünme endişesi. Yazı, bu korkuları susturur. Çünkü yazarken kimseyle yarışmazsın. Ne alkış beklersin ne onay. Sadece kendi sesinin ağırlığıyla baş başa kalırsın.

Bu köşe bir savunma değil. Kendimi aklama çabası hiç değil. Hayatla, insanlarla ya da geçmişle hesaplaşma alanı da değil. Bu köşe, kendime tuttuğum aynadır. O aynada güçlü yanlarım da var, kırılgan taraflarım da. Yanlışlarım, tereddütlerim, yarım kalan cümlelerim de orada duruyor. Ve ben ilk kez, hepsini aynı anda görmeye razıyım. Belki de asıl cesaret budur: Kendini savunmadan anlatabilmek. Kendini yüceltmeden kabul edebilmek. Aynaya bakıp gözlerini kaçırmamayı öğrenmek. Yazı bana bunu öğretiyor. Ve belki de bu yüzden, kalem hâlâ elimde. Çünkü bazı yüzleşmeler, ancak kelimeler sessizleştiğinde mümkün oluyor.