Türkiye siyaseti, uzun yıllardır keskin rekabetlerin ve güçlü kutuplaşmaların şekillendirdiği bir zeminde ilerliyor. Seçmenler çoğu zaman birbirine karşı konumlanan siyasi bloklar arasında tercih yapmak zorunda kalırken, bu tablo siyasal hayatın adeta değişmez gerçeği hâline geldi. Ancak toplum değiştikçe beklentiler de değişiyor, eski siyaset dili yerini yeni arayışlara bırakıyor. Türkiye'nin dönüşen siyasi iklimi, yalnızca partileri değil, seçmenin beklentilerini de yeniden şekillendiriyor. Tam da bu süreçte, Özgür Özel'in öncülüğünde CHP'nin geleneksel sınırlarını aşmayı hedefleyen, daha geniş toplumsal kesimlere hitap etmeyi amaçlayan yeni bir siyasi yaklaşım kamuoyunda tartışılıyor. Özellikle bölgemizde dikkatle takip edilen bu arayışın temel iddiası ise oldukça dikkat çekici, belirli bir seçmen grubunun değil, Türkiye'nin tamamını kucaklayan bir siyasi merkez oluşturabilmek.
Peki, Bölge buna hazır mı? Sahada konuşulanlara bakıldığında, farklı siyasi görüşlerden insanların yeni oluşumları merak ettiği görülüyor. Bu ilgi, mevcut partilerden tamamen kopulduğu anlamına gelmiyor. Ancak seçmenin önemli bir bölümünün artık yeni söylemler, yeni yüzler ve yeni siyaset aradığı da inkâr edilemez bir gerçek.
Zaman içerisinde seçmenin beklentilerini değiştirdi. Gençlerin işsizlik sorunu, göç, yatırım eksikliği, eğitim, liyakat, adalet ve yerel kalkınma, STK seçimleri gibi konular artık kimlik siyasetinin önüne geçmeye başladı. Seçmen yalnızca slogandan değil, çözümden, diyalogdan, yana olacağını göstermek fırsatını bulacaktır.
Önümüzdeki süreçte anayasa değişikliği, toplumsal barış, demokratikleşme, kültürel haklar, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi ve anadil konusunda yapılacak tartışmalar, yalnızca bir partinin değil bütün siyasi partilerin programlarının merkezinde yer alacaktır. Böyle bir dönemde yeni kurulacak ya da yeniden şekillenecek bir siyasi hareketin bu başlıklara kayıtsız kalması zaten düşünülemez. Asıl mesele şudur, bu başlıkları kim daha samimi anlatacak? kim toplumun her kesimini dinleyecek? kim yalnızca seçim zamanı değil, seçimden sonra da halkın arasında olacak?
Van seçmeni artık ezberleri bozabilecek bir olgunluğa sahip. İnsanlar, “Bizden olan” anlayışından çok, “İşimizi çözen” anlayışına yöneliyor. Bu nedenle kendisini doğru anlatabilen, kapsayıcı bir dil kullanan ve toplumsal eşitliliği eşit mesafede yaklaşan, diksiyonu, vizyonu geçmişi şaibeli olmayanların bir arada olan ve ayrıca güven veren yeni bir siyasi hareket, bölgede beklenenden daha güçlü bir karşılık bulabilir. Ve bulacaktır da.
Öte yandan mevcut partilerin de bu tabloyu doğru okuması gerekiyor. Halk artık sadece eleştiren değil, çözüm üreten siyaset görmek istiyor. Sadece rakibini kötüleyen değil, kendi projesini anlatan siyasetçi kazanacak. Belki de en önemli soru şu: Bugün mevcut siyasi partilerin programlarını yetersiz bulan, kendisini temsil edilmemiş hisseden, kutuplaşmadan yorulan binlerce seçmenin yeni adresi neresi olacak? Yeni kurulacak hareket gerçekten herkesi kucaklayan bir anlayış ortaya koyabilirse, yalnızca CHP’den değil, farklı siyasi partilerden de önemli isimleri ve seçmenleri bünyesine katabilir. Çünkü insanlar artık tabeladan çok, ortaya konulan vizyona bakıyor. Türkiye değişirken bölgenin aynı yerde kalacağını düşünmek gerçekçi olmaz. Önümüzdeki seçimlerde belki de ilk kez yalnızca bir-iki partinin değil, güçlü bir üçüncü siyasi adresin de ciddi şekilde konuşulduğu bir tablo ortaya çıkabilir. Siyasette hiçbir başarı kalıcı değildir; hiçbir başarısızlık da sonsuza kadar sürmez. Halkın beklentisini doğru okuyan, ötekileştirmeyen, liyakati esas alan, hukuku önceleyen ve gerçek sorunlara çözüm üreten herkes bu şehirlerde karşılık bulacaktır. Belki de bugün en çok ihtiyaç duyduğu şey, yeni bir partiden ziyade, yeni bir siyaset anlayışıdır.
2027 yılında yapılması düşünülen erken veya baskın seçim söylemleri dolaşıma girdikten sonra gerek genel seçimlerde ve gerekse yerel seçimlerde aday olacaklardan, dikkat çeken başka bir tablo daha var. Yeni siyasi arayışların konuşulduğu bu süreçte, bazı isimlerin daha görünür olabilmek adına ön sırada yer alma, sloganlarının hep bir ağızdan gür bir ses ile kimin sesi daha gür çıkar veya genel merkezlerde kim daha güçlü olacaklarını görme fırsatına nail olur hep birlikte göreceğiz.
Bu sonsuz emektarların, özgürlük tutkunlarının, halka sadece hizmet etme yemini etmişlerin, Her karede görünme ve objektiflere en çok gülümseyen isim olma yarışına girdiği de görülüyor. Oysa siyaset; fotoğraf karelerinde en önde durma yarışı değil, toplumun sorunlarının en önünde durabilme sorumluluğudur. Gün geldiğinde seçmen, kimin yalnızca fotoğraf verdiğini, kimin ise gerçekten halkın yanında durduğunu görecektir.
Mevcut düzeni ve kısır döngüleri sorgulamayan, önüne konulan her kağıt parçasını okumakla yetinen, hiç kimse kendisine demokrat, eşitlikçi ve özgür bir birey demesin. Çünkü özgürlük; sorgulamakla, eleştirmekle, düşünmekle ve hakikatin peşinden gitmekle başlar. Unutulmamalıdır ki toplumları ileriye taşıyanlar, ezberleri tekrar edenler değil, ezberleri bozan, sorular sormaktan korkmayan ve vicdanının sesini hiçbir otoritenin önüne koymayan, halkın verdiği emaneti, kendi iradesini sonuna kadar kullananalar olacaktır. Demokrasi yalnızca sandıkta kullanılan bir oy değildir, demokrasi, her gün aklıyla karar veren, haksızlığa itiraz eden ve doğruların bedelini ödemeyi göze alabilen halkın ortak iradesidir.
Artık daha fazla kutuplaşmayla değil, meclis koridorlarında birbirlerinin işlerini gören karşıtlar, kendi illerine geldiklerinde de, o ilin sorunları için bir araya gelmelidirler. Daha fazla alkış değil, daha fazla cesaret ile üzerine yürümeliler. Çünkü düşünmeyen toplumlar yönetilir, düşünen toplumlar ise geleceğini kendi elleriyle inşa eder. Hakikatin peşinden yürümek bazen yalnız kalmayı göze almayı gerektirir.
Ancak tarih bize göstermiştir ki kalabalıkların alkışladığı yanlışlar gelip geçicidir; vicdanın ve aklın savunduğu doğrular ise er ya da geç mutlaka kazanır. Asıl mesele, sürünün bir parçası olmak değil, gerektiğinde tek başına da olsa doğru yerde durabilmektir.
Unutulduğu sanılan hiçbir şey aslında kaybolmaz, sadece zamanın derinliklerinde sessizce yerini alır. Bazen sessizlik en güçlü tanıktır. Zaman geçer, yüzler değişir, söylemler yenilenir; ancak verilen sözler, yapılan tercihler ve yaşananlar ortak bellekte yaşamaya devam eder. Günü geldiğinde o hafıza yeniden konuşur; unutanlara hatırlatır, görmezden gelenlere gerçeği gösterir. Çünkü hafızanın en büyük ironisi şudur: İnsan unuttuğunu sanır, ama zaman hiçbir şeyi unutmaz. Somutlar her zaman saklıdır.