AYNI SAFIN İÇİNDEKİ ÇATLAK…

Abone Ol

Toplumları yıkan şey her zaman dışarıdan gelen saldırılar değildir. Bazen asıl yıkım, aynı safta durduğunu söyleyen insanların birbirine attığı küçük ama hesaplı adımlarla başlar. Dışarıdaki rakip görünürdür; ne söylediği, nerede durduğu bellidir. Fakat içerideki çatlak, sessiz ilerler. Gürültü çıkarmaz. Ama en derin kırığı o oluşturur.

Uzun zamandır gözlemliyorum: Aynı düşünceyi paylaştığını söyleyen, aynı hedefe yürüdüğünü iddia eden insanlar, en çok birbirine tahammül edemiyor. Farklı düşünenler ile tartışırken daha medeni, daha açık, daha netler. Ama kendi içlerinde, görünmez bir rekabetin içindeler. Bu rekabet fikir üretme yarışına dönüşse sorun yok. Sorun, bunun kişisel itibarsızlaştırma çabasına evirilmesidir. Dönemsel olarak kötülüğün çoğu zaman sıradanlaştığını söylemek isterim. Büyük yıkımlar, çoğu zaman küçük hesapların birikimidir. Bir köşede fısıldanan cümleler, kuliste yayılan ima dolu sözler, “ben demiştim” diyerek atılan geri adımlar… Bunlar yüksek sesli saldırılar değildir. Ama güveni aşındırır. Güven aşındığında ise en güçlü fikir bile ayakta kalamaz.
Bu yazıyı yazmadan önce farklı görüşlerden birçok kişi ile konuştum. Benden tamamen farklı düşünenlerle de, aynı ideolojik çizgide olanlarla da. İlginçtir; açıkça karşıt olanlarla yapılan tartışmalar daha dürüsttü. Kim nerede durduğunu biliyordu. Ama aynı safta olduğunu söyleyenler arasında mesele daha karmaşıktı. Yüz yüze dayanışma vurgusu yapanların, arka planda birbirini zayıflatmaya çalıştığına defalarca tanık oldum. Bir toplantıda birlik mesajı veren birinin, toplantı biter bitmez başka bir arkadaşın itibarını zedeleyecek konuşmalar yaptığını duydum. Bir projeye destek verir gibi görünüp perde arkasında o projenin başarısız olması için uğraşanlara şahit oldum. Daha da çarpıcısı, “düşman” olarak tanımlanan çevrelerle geçici çıkar birliktelikleri kurup, katlarını yükseltenler kendi ortağını sattığını gördüm. Çok küçük ama ibretlik bir örnek vereyim. Geçmiş oda seçimlerinde birbirine en sert eleştirileri yönelten, karşı saflarda yer alan, hatta birbirini ilkesizlikle suçlayan isimlerin; bugün aynı masa etrafında oturduğunu görüyoruz. Dün “asla yan yana gelmeyiz” diyenlerin, aynı parasal ortaklı, aynı inşaat duvarını, aynı otobüs şoförlüğünü savunanlar, toplumun balık hafızası olacağını düşünenlerdir. Ama öyle düşünenler toplum nezdinde daima kaybedecek olanlardır. Toplum o ilkesizleri iyi tanır. Hatta biraz iyimserde olmak istiyorum. Şöyle ki; Fikir değişebilir, tutum evirilebilir. Ancak burada mesele fikir değişimi değil; ilke değişiminin bu kadar kolay ve sessiz olmasıdır. Arkalarından gülenleri görmediklerini zan edenler kafaları kuma batık olanlardır.

Dahası da var.
Aynı düşüncede olduğunu iddia eden bazı kişicikler, kendi çevrelerinden birinin güzel bir işe imza attığını gördüklerinde bırakın tebrik etmeyi, bırakın sosyal paylaşımlarda görünür kılmayı, o emeği küçültmenin, gölgelemenin ve itibarsızlaştırmanın yollarını arıyor. Bir başarı ortaya çıktığında destek olmak yerine, “Ama…” diye başlayan cümlelerle değersizleştirme yarışına giriyorlar. Çünkü başkasının yükselişini, kendi alanlarının daralması olarak görüyorlar. Oysa bir düşüncenin güçlenmesi, o düşünceye gönül veren insanların üretmesiyle mümkündür. Fakat bazıları için mesele düşüncenin büyümesi değil, kendi konumlarının korunmasıdır. İşte tam bu noktada verilen yetkiler devreye girer. Küçük bir makam, sınırlı bir temsil gücü ya da geçici bir sorumluluk… Her ne verilmişse, amacını aşan bir kontrol aracına dönüşür.

Bir kişinin emeğini kötülemek, aslında o emeğin temsil ettiği değeri de küçültmektir. Fakat bunu yapanlar çoğu zaman bunun farkında değildir. Ya da daha kötüsü, farkındadırlar ama kısa vadeli çıkar uğruna uzun vadeli zararı göze alırlar. Bu, bireysel bir hırsın kolektif bir davaya verdiği zarardır. Başarıyı paylaşmak yerine itibarsızlaştırmaya çalışmak, özgüven eksikliğinin en görünür halidir. Kendine güvenen insan başkasının üretiminden korkmaz. Aksine, onu güç olarak görür. Ama içten içe konumunu kaybetme korkusu taşıyanlar, başkasının emeğini tehdit olarak algılar. Bu yüzden alkışlamak yerine fısıldarlar; takdir etmek yerine gölge düşürürler. Ve en tehlikelisi şudur: bunu yaparken çoğu zaman “disiplin”, “ilke”, “düzen” gibi kavramların arkasına saklanırlar. Oysa ilke, kişisel hesapların kalkanı değildir. İlke, herkese eşit uygulandığında anlamlıdır. Seçici ilke, ilke değildir; araçtır. Bir düşünceyi zayıflatan dış eleştiriler değil, içerideki küçük hesaplar olur. Aynı safta yürüyenlerin birbirinin emeğini baltaladığı bir yerde ne güven kalır ne heyecan. Geriye sadece pozisyon koruma mücadelesi kalır.

Ben tam da bu yüzden yazıyorum. Çünkü başarıyı gölgelemek için yetkisini sonuna kadar kullananlar, aslında en büyük zararı savunduklarını söyledikleri değerlere veriyorlar. Ve bir gün, o yetkiler ellerinden gittiğinde geriye ne bıraktıklarına bakacaklar: Güçlendirilmiş bir düşünce mi, yoksa kırılmış insanlar mı? Tarih, sadece büyük ihanetleri değil; küçük hesapları da kaydeder. Ve zamanı geldiğinde, fondötensiz yüzler bir kez daha görünür hale gelir.
Birde makamlarını kullanarak İftira atanlar var ki! Bunlar toplumun en tehlikeli araçlarıdır. Çünkü iftira, tartışmayı fikir zemininden alıp karakter zeminine taşır. O andan itibaren mesele düşünce değil, itibar olur. Ve itibar bir kez zedelendiğinde, hakikat konuşamaz hale gelir. Oysa haklı olanın iftiraya ihtiyacı yoktur. Toplum olarak en büyük yanılgımız şu: “Bizden olanın hatasını görmeyelim.” Oysa kendi yoldaşına düşman olanı görmezden gelmek, en büyük ihanettir. Çünkü bu suskunluk, çürümeyi büyütür. Ahlaki tutarlılık olmadan ideolojik birlik bir anlam taşımaz.

Zaman en adil tanıktır. Maskeler uzun süre taşınabilir ama sonsuza kadar değil. Fondöten, kusuru bir süre örter; fakat ilk sıcaklıkta akmaya başlar. Siyasette de böyledir. Yapay nezaket, sahte dayanışma ve çıkar temelli dostluklar ilk krizde çözülür. O an geldiğinde yüzler fondötensiz kalır.

Ben bu yazıyı bir hesaplaşma için değil, bir yüzleşme için yazıyorum. Yazmak, insanın en özgür halidir. Hiçbir baskının gölgesinde kalmadan, kimsenin hoşuna gitme kaygısı taşımadan yazmak zor ama gereklidir. Çünkü susmak bazen suça ortak olmaktır. Görüp de görmezden gelmek, en sessiz ihanettir. Aynı yolda yürüyenlerin birbirine çelme taktığı bir yerde kimse hedefe varamaz. Mücadele, önce içerideki küçük hesapları yenmekle başlar. İdeolojik saflık değil, ahlaki tutarlılık belirleyicidir. Eğer bir topluluk içinde insanlar birbirini sistematik biçimde itibarsızlaştırıyorsa, o topluluğun dışarıya karşı verdiği mücadele inandırıcılığını kaybeder.
Ben kalemimi bir silah olarak değil, bir ayna olarak kullanmak istiyorum. Aynaya bakmak cesaret ister. Ama aynadan kaçmak, yüzü değiştirmez. Ve şuna inanıyorum: Fondötensiz yüzler bir gün mutlaka görünecek.

Ben o gün geldiğinde “Bunu görmemiştim” dememek için yazıyorum.