Aynı Yerde Yaşayanlar Neden Birbirinden Bu Kadar Nefret Eder?

Abone Ol

Aynı şehrin sokaklarında yürürüz, aynı havayı solur, aynı yağmurun altında ıslanır, aynı güneşin altında terleriz. Cumhuriyet, Maraş, 2 Nisan, Sıhke caddelerinin kaldırımlarından geçer, nejmi abinin, Dolayı ustasının, Koçero’ nun, Fehmi’nin kahvesi, dayının yeri gibi kahvelerde oturur, aynı sorunlardan şikayet ederiz. Ayrı siyasi partilerde çalışır, ayrı ideolojilerin, ayrı mücadelenin, aynı hedeflerin arkasında durduğumuzu söyleriz. Aynı doğayı savunur, aynı çevrenin kirlenmesine tepki gösterir, aynı ağacın kesilmesine üzülür, Vangölünün kirletilmesine karşı çıkarız. Ayrı meslekleri yapar, ayrı alanda üretir, ayrı iş yerinde çalışır, ayrı sorunlarla mücadele ederiz.

Peki bütün bu “aynı ve ayrı” ların ortasında neden birbirimizi sevmeyiz? daha da önemlisi…Neden birbirimizin başarısından rahatsız oluruz? Neden bir başkasının yükselişini, kendi düşüşümüz gibi algılarız? Neden aynı yolda yürüdüğümüz insanı yol arkadaşı değil, önümüzü kesmesi gereken bir rakip olarak görürüz? Belki de cevabı çok basit ama bir o kadar da acıdır. Bu sevgisizlik kendiliğinden oluşmadı, sevgisizlik profesyonel kişilerin profesyonel bir şekilde uzun bir çalışma sonucunda geldi arkadaş, yoldaş, heval, gardaş. Birileri yıllardır bize aynı sofraya oturan insanların birbirinin lokmasına bakmasını öğretiyor. Aynı mücadelede bulunan insanların birbirinin ayağına basmasını, aynı hedefe yürüyenlerin birbirinin önünü kesmesini, aynı davayı savunanların birbirini düşmanlaştırmasını başarı olarak pazarlıyor. Ve biz de buna çoğu zaman “siyaset”, “rekabet”, “mücadele” ya da “strateji” diyoruz. Oysa bazen bunun adı sadece sevgisizliktir. Bazen bunun adı kıskançlık, bazen bunun adı yetersizlik, bazen de insanın kendi üretemediği şeyi, başkasının üretmesini hazmedememesidir. Üretemeyenlerin en büyük üretimi ise dedikodudur. Bir insan üretemiyorsa ne yapar? yeni bir fikir ortaya koyamaz. Yeni bir yol açamaz, yeni bir eser veremediği gibi, yeni bir projede geliştiremez. Yeni bir düşünce üretemediği zaman ne yapar? Başkasının, yoldaşının, arkadaşının, dostunun, gardaşının ürettiğini küçültür. Çünkü bazı insanlar kendi ışığını yakamadığında, başkasının ışığını söndürmeye çalışır. Karanlıkta kalmak yerine, herkesin karanlıkta kalmasını ister. İşte dedikodu tam da burada devreye girer, çünkü dedikodu, çoğu zaman üretimsizliğin en düşük maliyetli faaliyetidir. Bir proje hazırlamak zordur, bir kitap yazmak zordur, bir mücadele vermek zordur, bir düşünceyi savunmak zordur. Hele bir siyasi yapı içerisinde yıllarca emek vermek zorki zordur.

Bir toplum için gerçekten çalışmak zordur. Ama bir insanın arkasından konuşmak çok daha kolaydır. Üstelik herhangi bir yetenek de gerektirmez. Bir masaya oturursunuz, bir çay söylersiniz, birinin adını ortaya atarsınız, sonra onun hayatını, karakterini, emeğini, geçmişini ve geleceğini birkaç dakikada yargılarsınız. Kendiniz hiçbir şey üretmeden, başkasının hayatı hakkında saatlerce üretim yapabilirsiniz, ne büyük başarı, ülkenin en hızlı çalışan sektörü belki de budur. İnsanların arkasından konuşma sektörü, ne kriz yaşar, ne enflasyondan etkilenir, ne de işsizlikten, herkesin işsiz kaldığı yerde bile dedikodu tam kapasite çalışır. Üstelik bu sektörde herkes yöneticidir, aynı partide çalışanlar neden birbirini rakip görür?

Bir siyasi partide aynı bayrağın altında yürüyen insanlar, aynı parti programına imza atar, aynı sloganları atar, aynı meydanlarda konuşur, aynı seçim çalışmalarına katılır, aynı halktan oy ister, aynı iktidar anlayışını da eleştirirler. Ama çoğu zaman birbirlerine karşı öyle bir savaş yürütürler ki, dışarıdaki siyasi rakipler bile bu mücadeleyi izlerken şaşırabilir. Çünkü bazı siyasi yapılarda asıl mücadele, halkın sorunlarını çözmek için değil, parti içerisindeki bir koltuğa biraz daha yaklaşabilmek için verilir. Bir kişinin başarısı, partinin başarısı olarak görülmez. “Acaba bu kişi öne çıkarsa ben geride mi kalırım?” diye düşünülür.

Bir başkasının görünür olması, ortak mücadelenin güçlenmesi olarak değerlendirilmez. “Bu kadar görünür olmasına ne gerek var?” denilir. Birisi bir proje hazırlarsa, “Partiye katkı sundu” denmez. “Bunu neden o yaptı?” denilir. Birisi konuşursa, “Ne güzel, düşüncesini ifade ediyor” denmez. “Kimden izin aldı?” denilir. Birisi başarılı olursa, “Başarısı hepimize güç verir” denmez. “Bunun arkasında kim var?” diye sorulur. Çünkü zamanla siyasetin en önemli sorusu şu hale gelmiştir: “Bu iş kime yarar?” Oysa gerçek siyasetin sorusu şu olmalıydı: “Bu iş halka ne kazandırır?” aradaki fark, aslında bütün meseleyi anlatıyor. Kendisi yürümeyen, yürüyenin ayakkabısına bakar İnsanların bir kısmı kendi yolunu yürümek yerine, başkasının yolunu izlemeyi tercih eder. Ama sadece izlemekle kalmaz. O yolun neden yürünmemesi gerektiğini anlatır.

Birisi kitap yazar. “Kim okuyacak?” derler. Birisi siyasi mücadele verir. “Bundan ne çıkar?” derler. Birisi iş kurar. “Zaten tutmaz” derler. Birisi topluma faydalı bir proje yapar. “Kesin bir çıkarı vardır” derler. Birisi başarılı olur. “Şansı yaver gitti” derler. Çünkü başkasının başarısını kabul etmek, bazı insanlar için kendi başarısızlıklarıyla yüzleşmek anlamına gelir. Bu nedenle başarıyı küçümsemek daha kolaydır. Başarılı olana “şanslı” dersiniz. Çalışkana “çok gösteriş yapıyor” dersiniz. Cesur olana “kendini beğenmiş” dersiniz. Sessiz kalana “korkak” dersiniz. Konuşana “çok bilmiş” dersiniz. Üretene “bir çıkarı vardır” dersiniz. Böylece kendi hareketsizliğinizi, başkasının kusuru gibi anlatmaya başlarsınız. Ve sonunda öyle bir noktaya gelirsiniz ki, hiçbir şey yapmadan herkesi eleştiren bir uzman olursunuz.

Bu ülkede belki de en çok bu uzmanlık alanı gelişmiştir. Saygı, sevmek zorunda olmadığımız insanlara karşı görevimizdir Herkesi sevmek zorunda değiliz, bunu kabul etmek gerekir, her insanla aynı düşünmek zorunda değiliz, her insanla arkadaş olmak zorunda hiç değiliz. Her insanla aynı siyasi görüşü paylaşmak zorunda değiliz, her insanın davranışını beğenmek zorunda değiliz. Ama aynı alanda çalışıyorsak, aynı toplumun parçasıysak, aynı mücadele içerisinde bulunuyorsak, birbirimize saygı duymak zorundayız. Çünkü saygı, insanı sevdiğimiz için gösterdiğimiz bir davranış değildir. Saygı, insan olduğumuz için göstermemiz gereken asgari bir ahlaki sorumluluktur. Bir insanı sevmeyebilirsiniz, ama onun emeğini yok sayamazsınız. Bir insanla aynı düşünmeyebilirsiniz ama onun düşünme hakkını elinden alamazsınız. Bir insanla aynı siyasi görüşü paylaşmayabilirsiniz, ama onu düşmanlaştırmadan eleştirebilirsiniz. Bir insanın başarısından hoşlanmayabilirsiniz, ama başarısını karalamak zorunda değilsiniz. İşte medeni toplumlarla, birbirini tüketen toplumlar arasındaki fark burada başlar. Bir toplumun gelişmesi için insanların birbirini sevmesi şart değildir, ama birbirini yok etmeye çalışmaması şarttır.

Bizde eleştiri ile iftira arasındaki sınır çoktan yıkıldı Eleştiri başka bir şeydir, karalama başka bir şey. Eleştiri, bir fikrin eksikliğini gösterir. Karalama, insanın varlığını hedef alır. Eleştiri, “Bu düşüncen yanlış olabilir” der. Karalama, “Sen zaten kötüsün” der. Eleştiri, gelişmeye kapı açarken karalama, yok etmeye çalışır. Fakat biz zamanla bu ikisini birbirine karıştırdık. Bir insanı eleştirdiğimizi sanırken, aslında onun hayatına saldırmaya başladık. Bir fikre itiraz ederken, fikrin sahibini düşman ilan ettik. Bir siyasi tercihe karşı çıkarken, o tercihi yapan herkesi ahlaksızlıkla suçladık. Bir kişinin başarısını tartışırken, onun geçmişini kurcalayıp karakter infazı yaptık. Sonra da bütün bunların adına “demokratik tartışma” dedik. Her yüksek sesli konuşma demokrasi değildir, her sert eleştiri cesaret değildir, her siyasi tartışma fikir mücadelesi değildir. Bazen sadece öfkenin, kıskançlığın ve yetersizlik duygusunun kalabalıklar içerisindeki gösterisidir.

Aynı doğayı savunup birbirimizi tüketiyoruz Çevreyi korumaktan söz ediyoruz. Ağaçları korumak istiyoruz. Nehirleri temiz tutmak istiyoruz. Doğanın yok edilmesine karşı çıkıyoruz. Ama aynı zamanda birbirimizin ruhunu kirletiyoruz. Bir insanın umutlarını tüketiyoruz. Bir başkasının emeğini küçümsüyoruz. Bir başkasının özgüvenini kırıyoruz. Bir insanın yıllarca verdiği mücadeleyi tek bir cümleyle yok sayıyoruz. Bir insanın gözyaşına duyarsız kalan bir toplumun, yağmur suyuna duyarlı olması elbette değerlidir. Ama yeterli değildir.

Biz birbirimize bakarken kendimizi görüyoruz. Başkasının başarısı bize kendi eksiklerimizi hatırlatıyor, başkasının cesareti, bizim korkularımızı görünür kılıyor, başkasının üretimi, bizim tembelliğimizi ortaya çıkarıyor, başkasının özgürlüğü, bizim bağımlılıklarımızı hatırlatıyor, başkasının sevgisi, bizim sevgisizliğimizi gösteriyor. Ve insan çoğu zaman kendisiyle yüzleşmek yerine aynayı kırmayı tercih ediyor.

Bence bugün yaşadığımız en büyük sorunlardan biri budur. Aynı özgürlükten söz edenler birbirine özgürlük tanımıyor. Aynı eşitliği savunanlar kendi aralarında hiyerarşi kuruyor. Aynı adaleti isteyenler, iş kendi yakınlarına geldiğinde adaleti unutuyor. Aynı halktan söz edenler, halkın içerisindeki insanları birbirine düşman ediyor. Aynı mücadeleyi savunanlar, mücadele arkadaşlarının başarısından rahatsız oluyor. Aynı geleceği kurmak isteyenler, bugün birbirinin önünü kesiyor. Böyle bir ortamda elbette büyük değişimler gerçekleşmez. Çünkü değişim, önce insanın kendi içindeki iktidar arzusunu sorgulamasıyla başlar. Sadece iktidara karşı olmak yetmez. İktidarın küçük bir kopyasını kendi çevrenizde kuruyorsanız, aslında karşı olduğunuz şeyi yeniden üretirsiniz. Bir siyasi partide demokrasi savunup, kendi çevrenizde farklı düşünenleri susturuyorsanız… Bir toplumda adalet istiyor ama size yakın olanların yanlışlarını görmezden geliyorsanız… Eşitlikten söz edip, kendi grubunuz dışındaki insanları küçümsüyorsanız… Özgürlük deyip, başkasının özgürlüğünü sınırlıyorsanız… sorun sadece sistemde değildir. Sorun biraz da bizim içimizdedir.

Aynı şehirde yaşayıp birbirine yabancılaşan insanlara… Aynı partide çalışıp birbirine düşmanlaşan yol arkadaşlarına… Aynı mesleği yapıp birbirinin ekmeğini küçümseyenlere… Aynı doğayı savunup birbirinin ruhunu kirletenlere… Aynı özgürlüğü savunup birbirinin sesini kısmaya çalışanlara…

Hepimiz aynı dünyaya doğuyoruz, aynı hayatın içinde yaşlanıyoruz, aynı toprağa dönüyoruz, ama ne yazık ki çoğumuz, aynı toprağın üzerinde yürürken birbirimizin ayağına basmayı bir başarı sanıyoruz. Oysa gerçek başarı, başkasını aşağı çekerek yükselmek değil, gerçek başarı, başkasının yükselişinden korkmadan kendi yolunda yürüyebilmektir. Ve belki de bir gün, aynı yerde çalışan, aynı doğayı savunan, aynı siyasi mücadeleyi veren, aynı topluma hizmet etmek isteyen insanlar birbirlerine bakıp şunu söyleyebilir. Diyebilmelidir. İşte o gün, belki de sadece siyaset değil… insanlık da biraz daha güzelleşmeye başlayacaktır.