Aziz’le Geziyorum – Antalya

Abone Ol

Hep gidip büyük keyif aldığım şehirlerden biri Antalya olmuştur. Tatil, turizm, doğa ve tarih denildiğinde aklıma gelen ilk yerlerden biridir. Antalya, yalnızca bir tatil destinasyonu değil; insanın ruhuna iyi gelen, her köşesinde farklı bir hikâye barındıran çok katmanlı bir şehir. Akdeniz’in kendine özgü o yumuşak ışığı, yılın büyük bölümünde eksilmeyen güneşi ve doğayla tarihin iç içe geçmiş hali, insanı her seferinde yeniden kendine çeker. Antalya’ya her gelişimde, sanki şehri değil de bir duyguyu ziyaret ediyormuşum hissine kapılırım.

Antalya, antik çağlardan günümüze uzanan köklü tarihiyle adeta yaşayan bir açık hava müzesi gibidir. Perge Antik Kenti’ne adım attığınızda Roma döneminin görkemini hâlâ ayakta duran sütunlar arasında hissedersiniz. Taşların arasından geçen yollar, binlerce yıl önce burada yaşayan insanların ayak izlerini fısıldar. Aspendos ise yalnızca bir antik tiyatro değil, zamanın akışına meydan okuyan bir mühendislik harikasıdır. Dünyada akustiği en iyi korunmuş tiyatrolardan biri olması, onu benzersiz kılar. Patara, hem antik kenti hem de uçsuz bucaksız plajıyla geçmişle bugünü aynı karede buluşturur. Side ise tarihi dokusunu denizle yan yana getiren nadir yerlerden biridir; gün batımında antik sütunların arasından Akdeniz’i izlemek, insana zamansız bir huzur verir. Tüm bu kentler, Antalya’nın yalnızca turizmle anılan bir şehir olmadığını, aynı zamanda güçlü bir kültür ve uygarlık merkezi olduğunu açıkça gösterir.

Deniz ve plaj denildiğinde ise Antalya apayrı bir yerde durur. Patara Plajı’ndaki ince kumun verdiği yumuşaklık ve ufka doğru uzanan sahilin yarattığı sonsuzluk hissi insanı büyüler. Orada yürürken zaman yavaşlar, düşünceler sadeleşir. Konyaaltı ve Lara plajları ise şehirle iç içe olmalarına rağmen berrak ve temiz deniziyle dikkat çeker. Bir yanda Toroslar’ın heybeti, diğer yanda Akdeniz’in mavisi… Bu manzara, Antalya’nın doğayla insan arasındaki dengeyi nasıl ustalıkla kurduğunun en güzel göstergesidir.

Benim için Antalya’nın en özel duraklarından biri ise hiç kuşkusuz Aspendos Antik Tiyatrosu’dur. Ne zaman Antalya’ya gitsem, mutlaka yolumu oraya düşürürüm. O taş basamaklarda oturup sahneye baktığımda her seferinde aynı hayali kurarım: Bir gün, bir festival kapsamında, o taşların arasında bir tiyatro oyununun sahnelendiğini görmek… Tarihin içinden yükselen bir sesle sahnenin yeniden canlanması, binlerce yıl öncesiyle bugün arasında görünmez bir bağ kurulması… Bir tiyatrocu için bundan daha etkileyici, daha derin bir duygu düşünmek zor. Aspendos, bana yalnızca geçmişi değil, sanatın zamansızlığını da hatırlatır.

Antalya, doğal güzellikleriyle de insanı şaşırtmaya devam eder. Manavgat Şelalesi, özellikle yaz sıcağında serinliğiyle nefes aldırır; akan suyun sesi insanın içini ferahlatır. Alanya’daki Damlataş Mağarası ise hem doğal yapısı hem de havasıyla başlı başına bir doğa harikasıdır. Mağaranın içindeki sessizlik ve serinlik, dış dünyanın karmaşasından kısa bir kaçış sunar. Toroslar’dan gelen yeşilin Akdeniz’in mavisiyle buluştuğu her noktada, doğanın ne kadar cömert olduğunu bir kez daha fark edersiniz. Antalya’da manzara, sadece bakılan bir şey değil; hissedilen, insanın içine işleyen bir deneyimdir.

“Aziz’le Geziyorum”da Antalya’ya daha önce de bir bölüm ayırmıştım. Bu yazı, o geziden kalan izlerin ve her gidişte yeniden biriken duyguların toplamı aslında. Çünkü Antalya, bir kez gezilip geride bırakılan bir şehir değildir. Her ziyaret, yeni bir keşif, yeni bir ayrıntı, yeni bir his demektir. Aynı sokaktan defalarca geçseniz bile, her seferinde farklı bir şey fark edersiniz.

Antalya, yalnızca gidilip görülen bir şehir değil; her seferinde insana yeni bir hikâye, yeni bir hayal ve yeni bir başlangıç duygusu veren yaşayan bir sahnedir. Tarihiyle, doğasıyla, deniziyle ve insanın içine işleyen atmosferiyle Antalya, benim için her zaman yeniden dönülecek bir durak, yeniden yazılacak bir hikâye olmaya devam edecektir.