Aziz’le Kültür Sanat | “Hep yek, hep de yekte kaldı...”

Abone Ol

Devlet Tiyatroları turnesi kapsamında sahnelenen Devlet Tiyatroları yapımı Van Kültür Merkezi sahnesinde Perşembe günü izleme fırsatı bulduğum İstanbul Devlet Tiyatrosu oyunu, kuramsal açıdan farklı okumalara açık bir yapı sergiliyordu. Oyunu izlerken özellikle postdramatik tiyatro perspektifinden değerlendirmeye çalıştım. Sahne mekânının kullanımı, dekor yerleşimi ve görsel kompozisyon açısından bakıldığında belirli bir özen ve denge göze çarpıyordu. Ancak bu teknik yeterlilik, anlatının yapısal anlamda klasik dramatik çizgiden kopamamasıyla belirli bir sınırlılık içinde kalıyordu. Hikâye, parçalı ve çok katmanlı bir anlatı yerine daha bütünlüklü ve lineer bir yapı izliyor, bu da postdramatik arayışın tam anlamıyla sahneye yansımadığını düşündürüyordu.

Feminist bir bakış açısıyla ele alındığında ise metnin sunduğu kadın temsili tartışmaya açık bir noktada duruyor. Kadın karakterin, hâlâ erkek egemen yapının gölgesinde konumlandırılması, çağdaş tiyatronun dönüştürücü potansiyeli açısından zayıf bir tercih olarak değerlendirilebilir. Bu durum, oyunun güncel toplumsal tartışmalarla kurabileceği bağı da sınırlayan bir unsur olarak öne çıkıyor. Dramatik yapı ile postdramatik yaklaşım arasında gidip gelen form denemesi, teorik olarak ilgi çekici görünse de sahne üzerinde bu iki anlayış arasındaki geçişlerin yeterince güçlü temellere oturtulmadığı hissediliyor. Bu da oyunun anlatı bütünlüğünde zaman zaman kararsız bir yapı oluşturmasına neden oluyor.

Metin açısından bakıldığında ise en belirgin eksikliklerden biri vuruculuk düzeyinde kendini gösteriyor. Repliklerin bir kısmı önceden tahmin edilebilir bir akış izliyor ve dramatik gerilimi yükseltecek sürpriz unsurlar yeterince kullanılmıyor. Bu durum, izleyicinin oyuna duygusal ve düşünsel olarak daha derin bir bağ kurmasını zorlaştırıyor. Yer yer yapılan espriler kısa süreli bir canlılık sağlasa da genel atmosferde kalıcı bir etki ya da yoğunluk oluşturmakta yetersiz kalıyor. Oyun, izleyiciyi ters köşe yapabilecek, hafızada yer edecek güçlü kırılma anları yaratma konusunda daha cesur tercihlere ihtiyaç duyuyor.

Sahneleme açısından değerlendirildiğinde, oyuncuların zaman zaman dördüncü duvarı kırarak izleyiciyle doğrudan temas kurması, yani Brechtvari yaklaşıma daha fazla alan açılması, oyunun ritmini ve dinamizmini artırabilecek bir unsur olarak düşünülebilir. Bu tür bir tercih, hem anlatının tekdüzeliğini kırabilir hem de izleyiciyi daha aktif bir konuma taşıyabilirdi.
Oyunculuk performansları teknik anlamda belirli bir standardın üzerinde seyrediyor. Diksiyon, beden kullanımı ve sahne hâkimiyeti açısından profesyonel bir çizgi korunmuş durumda. Ancak Devlet Tiyatroları gibi köklü ve güçlü bir kurumun sahip olduğu oyuncu kadrosu, yönetmenlik birikimi, dekor, ışık ve genel prodüksiyon imkânları düşünüldüğünde, bu teknik yeterliliğin daha çarpıcı ve derinlikli metinlerle desteklenmesi gerektiği açıkça hissediliyor.

Bu noktada oyunun özel tiyatro sahnelerinde nasıl bir karşılık bulacağı da ayrı bir merak konusu. Günümüz seyircisi, özellikle ekonomik koşulların da etkisiyle bilet alarak izlediği bir oyundan daha güçlü bir anlatı, daha sarsıcı bir deneyim ve daha kalıcı bir etki bekliyor. Bu beklenti karşılanmadığında ise teknik açıdan yeterli işler bile izleyici nezdinde sınırlı bir etkiyle kalabiliyor.