“Birlikte Olamayanların Sehri…”

Abone Ol

Bir süredir bu şehirde hepimiz aynı hikâyenin içindeyiz; ama kimse tam olarak adını koyamıyor. Gürültünün tam ortasında büyüyen bir sessizlik bu. Kahvehanelerde, kafelerde, 101 okey salonlarında, parti bahçelerinde, parklarda, sahil yolunda, camii avlularında, kiliselerde, sokak aralarında, ekranların soğuk ışığında tartışmalar sürüyor… herkes konuşuyor, ama kimse gerçekten dinlemiyor. Oysa bu şehir, susarak da anlaşabilen insanların şehriydi.

Bir bakışın, kısa bir selamın, omza hafifçe konan bir elin bile yeterli olduğu zamanlar vardı. Şimdi ise en çok kelime kullandığımız dönemde, en az birbirimizi duyduğumuz günlerden geçiyoruz. Artık mesele sadece fikir ayrılığı falan değil; mesele, aynı cümlenin içinde bile birbirimize yabancılaşmak. Dijital kalabalıklar içinde yalnızlaşmak, aynı sokaklarda yürürken bile birbirimize değmemek. Herkesin bir sesi var, ama yankılar o kadar çoğaldı ki, hakiki olanı seçmek zorlaştı. Belki de yeniden öğrenmemiz gereken şey konuşmak değil, dinlemek. Cevap vermek için değil, anlamak için susabilmek. Çünkü bu şehir, gürültüyle değil; birbirini gerçekten duyan insanların sessizliğiyle ayakta kaldı. Ve belki hâlâ, o eski dili hatırlayan bir yerlerde saklıdır: bir bakışta, bir selamda, bir omuz dokunuşunda…

Güncel olanın cazibesi burada da hakikatin önüne geçiyor. Her gün yeni bir mesele, yeni bir gerilim, yeni bir saflaşma. Dün yan yana duranlar bugün karşı karşıya, bugün aynı masaya oturanlar yarın birbirine yabancı, meseleleri çözmeden tükettiğini zannedenler ki; Bu şehrin kaderi ile okey oynayanlardır.

Şehrin kaderi, çoğu zaman dışarıdan gelen büyük kırılmalarla değil; içeride biriken küçük kopuşlarla yazılır. Van da tam olarak böyle bir eşikte duruyor: Aynı sokakları paylaşan ama birbirine temas etmeyen insanların şehri… Siyasetçisi ayrı konuşuyor, sendikacısı ayrı düşünüyor, sivil toplum kuruluşları kendi dar alanlarına sıkışıyor, iş insanı kendi çevresinin dışına çıkmıyor, spor camiası bile ortak bir ruh üretemiyor. Herkes var ama kimse gerçekten “birlikte” değil. Bu durum bir eksiklikten çok, bir zihniyetin sonucudur.

Çünkü mesele yalnızca fikir ayrılığı değil; mesele, farklılıkla yaşama becerisinin kaybıdır. Oysa şehir dediğimiz şey, aynı düşünmek zorunda olmayan insanların birlikte yaşayabilme sanatıdır. Bu sanat kaybolduğunda geriye sadece kalabalık kalır, toplum değil. Van’da bugün yaşanan tam olarak budur: Kalabalık bir yalnızlık. Peki bu kopuşun kökeni nerede aranmalı? Kimi geçmişi suçlayacak, kimi siyaseti, kimi de çıkar ilişkilerini… Elbette her birinin payı vardır. Ancak asıl mesele, sorumluluğu sürekli dışarıda arama kolaycılığıdır.

Çünkü insan, kendini sorgulamadan hiçbir toplumsal dönüşüm başlatamaz. Belki de asıl soru şu olmalı: Ben, bu şehrin ortak diline ne kattım?

Kırgınlıklarımızı büyüttük, öfkemizi besledik, birbirimize mesafe koyduk. Herkes haklıydı ama kimse hakikatin peşinde değildi. Oysa hakikat, çoğu zaman haklılıkların ötesinde bir yerde durur; daha zor, daha sabır isteyen bir yerde…

Bugün Van’ın ihtiyacı olan şey yeni bir söylem değil; yeni bir bilinçtir. Bu bilinç, hesap sormayı değil hesaplaşmayı; suçlamayı değil sorumluluğu; ayrışmayı değil temas etmeyi esas almalıdır. Burada affetmek meselesi devreye girer. Ancak affetmek, çoğu zaman yanlış anlaşıldığı gibi bir zayıflık değil; aksine güçlü bir irade beyanıdır. Affetmek, yaşananı inkâr etmek değil; onun esiri olmamayı seçmektir.

Matta 6:14-15, bu noktada çarpıcı bir ilke ortaya koyar: İnsan, başkasını bağışlayabildiği ölçüde kendi yükünden de kurtulur. Bu, yalnızca teolojik bir önerme değil; aynı zamanda derin bir psikolojik ve toplumsal gerçekliktir. Çünkü affedemeyen toplumlar, geçmişin yükünü geleceğe taşır, affedemeyen bireyler ise kendi içlerinde sürekli bir çatışma üretir. Kendi adıma söylüyorum; bana yapılan kötülüklerini, güçsüzlüklerini ve cahillikten doğan onursuz davranışlarının tamamını,
matta 6:14-15 ilkesini esas alarak affediyorum.

Van’ın bugün içinde bulunduğu tabloyu değiştirmek istiyorsak, önce dili değiştirmek zorundayız. Birbirini değersizleştiren, küçümseyen, üstenci davranan, dışlayan bir dil; hiçbir ortak gelecek inşa edemez. Toplumda karşılığı olmayanlar ile yol yürünemez. Belki de artık şu cümleyi kurmanın zamanı gelmiştir: “Ben haklıyım” demek yerine, “Biz nasıl düzelebiliriz?” diyenleri esas almak ve sormak… Çünkü şehirler, en çok bu soruyu sorabilen insanlar sayesinde ayağa kalkar.

Van, tarihiyle, kültürüyle, hafızasıyla büyük bir şehirdir. Ama büyüklük, geçmişten miras alınan bir unvan değil; her gün yeniden inşa edilmesi gereken bir sorumluluktur. Ve bu sorumluluk, ne sadece siyasetçiye ne de tek başına herhangi bir kuruma aittir.

Bu sorumluluk, bu şehirde yaşayan herkesindir. Bu şehirde konfora boğulmuş olanların, bu kente sorumluluğu yüreğinde hissedenlerin bir özür borcu var.

Son söz yerine: Aynı şehirde yaşayıp birbirine yabancı kalanlar değil; farklılıklarına rağmen birbirine dokunabilenler geleceği kurar. Van’ın ihtiyacı olan da tam olarak budur.