Bir zamanlar aynı koridorda yürüyen insanlardı onlar… Aynı çayı içiyor, aynı mesaide yoruluyor, aynı kurumun yükünü omuzluyorlardı. Aynı sofranın ekmeğini paylaşan insanların bir kısmı bugün kapının önüne konuldu. Kimi “karşı taraftan” denildiği için, kimi bir sendikaya yakın bulunduğu için, kimi de sadece bir yöneticinin hoşuna gitmediği için işsiz bırakıldı.
Aylar geçti… İşsiz kalan emekçiler hâlâ sokakta direniyor. Kimi sabah çocuklarının yüzüne mahcup bakıyor, kimi ev sahibinden kaçıyor, kimi pazara çıkamayacak hale geliyor. Geçim derdi artık sadece ekonomik bir mesele değil; insanın onurunu, umutlarını ve hayata tutunma gücünü kemiren ağır bir yük haline dönüşüyor.
Fakat bütün bunlardan daha acı olan başka bir şey var: Aynı kurumda çalışmaya devam eden bazı çalışanların bu yaşananlara tek bir söz etmemesi… Sessizlik bazen en yüksek cümleden daha ağırdır çünkü. Üstelik bayram tatilini fırsata çevirip lüks otellerden, tarihi kentlerden, kahkahalar eşliğinde fotoğraflar paylaşırken; birkaç ay önce aynı masayı paylaştıkları insanların hangi karanlığın içinde yaşam mücadelesi verdiğini hiç düşünmemeleri… Bir kurum sadece duvarlardan, odalardan ve tabelalardan oluşmaz.
Onu ayakta tutan vicdandır, dayanışmadır, birbirinin acısını hissedebilme yeteneğidir. Eğer bir yerde insanlar arkadaşlarının haksız yere işsiz bırakılmasına alışıyorsa, orada kaybedilen yalnızca iş değildir; insanlığın ta kendisidir.
Aynı kurumda çalışmaya devam eden bazı çalışanların yaşananlara tek bir cümleyle bile itiraz etmemesi…
Öncesinde ahkâm kesilen baş döndüren kişilikler şimdilerde sloganları unutmuş, Dr. ünvanlarının peşine düşenler sessize almış biçere olanlardır. Hani nerdesiniz, sizleri o makamlara o odalara yerleştirenlerin sizleri şimdi daha iyi tanıyor olduklarından eminim.
Sizlerin öyle kendi meslikardeşlerinize verdiğiniz ihale dosyaları ve doğrudan teminlerinizin belgeleri tozlu raflarda kalmaz.
Sessizlik bazen insanın yüzüne kapanan en ağır kapıdır.
Çünkü insan, ekmeğini paylaştığı arkadaşının uğradığı haksızlığa karşı susunca yalnızca bir insana değil, kendi vicdanına da sırtını dönmüş olur.
Bir kurumun gerçek çöküşü işten çıkarmalarla başlamaz. çalışan(lar) birbirinin acısına yabancılaşmasıyla başlar.
Asıl mesele şudur: Bu şehirde yaşayan çalışan(lar) artık başkasının acısına alıştı. Birinin ekmeği elinden alınırken dönüp bakmamayı, haksızlığı uzaktan izlemeyi, “bana dokunmayan yılan” sessizliğiyle yaşamayı normal sayar hale geldik. Oysa insanı ayakta tutan şey yalnızca maaşı değil; vicdanı, dayanışması ve birbirinin acısına gösterebildiği merhamettir. Bugün arkadaşının işsiz bırakılmasına sessiz kalanlar şunu unutmasın: Adaletsizlik, kapısını çaldığı herkesi tek tek yalnızlaştırır.
Dün başkasına yapılan haksızlığa susanlar, yarın kendi kapısına dayanan zulüm karşısında etraflarında kimseyi bulamayacaktır. Çünkü adalet sadece mağdurun değil, bir gün herkesin ihtiyacı olacak tek sığınaktır.
Buradan o koltuklarda oturan yöneticilere de bir çift sözümüz var: İki yıldır ekmeğinden ettiğiniz insanların yalnızca işini almadınız. Bir çocuğun okul masrafını, bir annenin mutfak umudunu, bir babanın eve başı dik girme onurunu da elinden aldınız. Belki bugün makam odalarında güçlü görünüyorsunuz.
Belki imzalarınızla hayatlara yön verdiğinizi sanıyorsunuz. Ama hayatın en ağır terazisi makamınız değil, vicdanınız olmalıdır. Sizlere inisiyatif almayı onur olarak kabul edin. İnisiyatif almaz iseniz sonrasında maaşsız ve tekrardan toplu taşımaların sıralarında dahi sıra bulamaz hale gelirsiniz.
İnanmıyorsanız öncekilere bakın… Ve hiçbir ah sessiz kalmaz… Özellikle de bir çocuğun kırılmış kalbinden yükselen ah.
Ve unutulmamalıdır;
Bir kurumun gerçek büyüklüğü, güçlüye nasıl davrandığıyla değil, emekçisine nasıl sahip çıktığıyla ölçülür.
Çünkü gün gelir makamlar boşalır, koridorlar sessizleşir, isimler tabelalardan silinir… geriye sadece çalışanların birbirine yaşattıkları kalır.
Kimin bir sofrayı dağıttığı, kimin bir çocuğun umudunu kırdığı, kimin de bütün korkulara rağmen mazlumun yanında durduğu unutulmaz.
Ve hayat, en ağır hesabı çoğu zaman mahkeme salonlarında değil; insanın kendi vicdanında sorar.