EKONOMİK KRİZDE SİVİL TOPLUMUN AYNASI

Abone Ol

Toplumun ruh hali, en çıplak biçimde kentte okunur. Ekonomik refah dönemlerinde sokaklar daha hoşgörülü, insanlar daha tahammüllüdür. Kriz zamanlarında ise kent, bir arada yaşamanın sınandığı bir alana dönüşür. Ekonomik dar boğaz sadece cebimizi değil; ilişkilerimizi, değerlerimizi ve birlikte hareket etme kapasitemizi de aşındırır. Bugün yaşadığımız ekonomik sıkışma, kent sosyolojisinde derin fay hatları oluşturuyor.

Gelir dağılımındaki bozulma, işsizlik, barınma krizi ve güvencesizlik; kentliyi yalnızlaştırıyor. Dayanışma yerine rekabeti, ortak akıl yerine bireysel kurtuluş arayışını besliyor. Bu ortamda sivil toplum kuruluşları ve onların seçim süreçleri, kentin aynasına dönüşüyor.

Kentimizdeki STK uzun süredir kendi anlamını arıyor. Oysa sivil toplum, adından da anlaşılacağı üzere, siyasetin gölgesinde değil; toplumun vicdanında, kent hakkının merkezinde durmak zorundadır. Bugün gelinen noktada ise STK seçimleri, kentin ortak sorunlarını konuşan zeminler olmaktan çıkmış; güç gösterilerinin, taraflaşmaların ve sessiz pazarlıkların sahnesine dönüşmüştür. Kentimizde yapılan birçok STK seçimi, ne yazık ki toplumsal faydanın değil, kim kimin yanında duruyor sorusunun etrafında şekilleniyor.

Siyasi partilerin dolaylı ya da doğrudan etkisi, sivil alanı daraltıyor; özgür iradeyi zedeliyor. Daha da vahimi, bu tabloya iş insanları ve esnafın “taraf olma” mecburiyetiyle dahil edilmesidir. Tarafsız kalmanın neredeyse bir suç gibi algılandığı bu iklimde, birçok insan sessizce kaybediyor: itibarını, müşterisini, huzurunu ve bazen de geleceğini.

Normal koşullarda STK’lar; kentin vicdanı, ortak sesi ve denge unsuru olmalıdır. Ancak ekonomik kriz derinleştikçe, bu alan da çıkar ilişkilerinin baskısı altına giriyor. STK seçimleri, ideal olarak temsil ve katılımın güçlendiği süreçler olması gerekirken; kriz dönemlerinde güç mücadelesine, gruplaşmaya ve dar çıkar hesaplarına sahne olabiliyor.

Ekonomik dar boğaz, sadece yoksulluğu artırmaz; ahlaki eşiği de aşağı çeker. Kentte tutunma kaygısı büyüdükçe, “ilkeler” geri plana itilir, “kazanan tarafta olma” refleksi öne çıkar.

Bu durum STK seçimlerinde açıkça görülür: Söylemler keskinleşir, dil sertleşir, ötekileştirme normalleşir. Kenti birleştirmesi gereken yapılar, farkında olmadan ayrışmayı derinleştirir.
Oysa sivil toplumun gerçek gücü, kriz anlarında ortaya çıkar. Ekonomik dar boğazın hüküm sürdüğü bir kentte STK’ların görevi; iktidar alanı oluşturmak değil, toplumsal nefesi korumaktır. Seçimler, bir “kim kazandı” meselesi olmaktan çok, “kent ne kaybetti ya da ne kazandı” sorusuyla değerlendirilmelidir. Bugün kentimizde yaşanan sorunların büyük kısmı, temsil krizidir.

Halkın çoğunluğu kendilerini ne yerel yönetimlerde ne de sivil yapılarda gerçekten temsil edilmiş hissediyor. Bu hissiyat, sandığa küskünlük olarak değil; ilgisizlik, güvensizlik ve içe kapanma olarak geri dönüyor. STK seçimlerine katılımın düşmesi, sadece bireysel bir tercih değil; derin bir toplumsal alarmdır.

Kent sosyolojisi bize şunu söylüyor: Ekonomik kriz geçicidir ama kriz dönemlerinde bozulan toplumsal bağlar kalıcı hasar bırakır. Eğer STK’lar bu süreçte çoğulculuğu, şeffaflığı ve ortak aklı savunamazsa; kentin geleceğini savunacak bir zemin de kalmaz.

Sonuç olarak, STK seçimleri kentin nabzıdır. Ekonomik dar boğazın gölgesinde yapılan her seçim, sadece bir yönetim belirlemez; kentin ahlaki yönünü, dayanışma kapasitesini ve yarına dair umudunu da şekillendirir. Mesele kimin kazandığı değil; kentimizin neye dönüştüğüdür.

Kentimizin ihtiyacı daha fazla tabela, daha büyük salonlar ya da daha parlak afişler değildir. Kentin ihtiyacı, bağımsız bir sivil toplum, onurlu bir duruş ve yoksulluğu gerçekten dert edinen bir vicdandır. Aksi halde biz, yoksulluğu konuşuyormuş gibi yaparken; yoksulluk büyümeye, eşitsizlik derinleşmeye devam eder.
Ve bir gün dönüp baktığımızda şunu fark ederiz: Kent kaybetmiş, biz de meşgulmüşüz.