“İnsan, makamla değil; dokunduğu hayatlarla insan olur. Güç ve koltuk geçicidir. Bir gün o kalabalıklar dağılır, unutanlar çoğalır. Ve geriye, bir zamanlar ‘sen kimsin?’ diye sorulacak kadar izsiz bir hayat kalır.” Çünkü insan olmak yalnızca aynı ortamı paylaşmak değildir; birinin derdini hissetmek, acısını görmek, sevincine ortak olabilmektir.
Kendi çalışma arkadaşının sağlığından, ruh halinden, yaşadığı sıkıntılardan haberi olmayan birinin, “ben yoldaşım” demesi ise çoğu zaman sadece bir sözden ibaret kalır. Son zamanlarda çevremizde yaşanan birçok olay bize aynı gerçeği tekrar hatırlatıyor: Dostluk, arkadaşlık ve yoldaşlık duygusu giderek zayıflıyor.
Oysa çok uzak olmayan bir geçmişte durum bambaşkaydı. İnsanlar birbirinin kapısını yalnızca iş için çalmazdı; bir hal hatır sormak, bir derdi paylaşmak için de kapılar çalınırdı. Birinin hastalığı bütün mahallenin, basın açıklamasındaki kalabalığın meselesi olurdu. Birinin sevinci ise kente özgürlük vaat edenler ile birlikte herkesin yüzünü güldürürdü.
Eskiden insanlar birbirinin yükünü hafifletmeye çalışırdı. Çünkü hayatın zor olduğunu bilirlerdi ve bu zorluğun ancak dayanışmayla aşılabileceğine inanırlardı. Bir dostun omzuna baş koyabilmek, bir arkadaşın zor gününde yanında olabilmek en büyük erdemlerden sayılırdı. Bugün ise farklı bir dünyanın, ilkesiz, çıkarcı menfaatçi bir dönemin içindeyiz. Artık insanlar çoğu zaman yalnızca güçlü olanın yanında durmayı tercih ediyor. Eğer yetkiliyseniz, daha önce sana küfür edenler, senin düşünceni beğenmeyip, yardımına dahi koşmayıp ama şimdilerde maske ile makamını seninle paylaşanın yanında, güçlü olanın konumu kendi konumuymuş gibi etrafına yalancı gülücükler katıyorsanız, yanlış yoldasınız, ve göreceksiniz “P-A- R-A dik-m-a diyerek yaptıklarınızı örtemezsiniz.
Gün gelir sandık hesabını sorar. Yani çoğu zaman bu kalabalıkların içinde gerçek dostluğu bulmak da zor oluyor. Çünkü o ilişkilerde duygu yoktur, sorumluluk yoktur, samimiyet yoktur, Çıkar vardır, menfaat vardır, ileride belki bende konfora ulaşırım demek vardır.
Asıl gerçek ise insan zor bir dönemden geçtiğinde ortaya çıkar. Hastalandığınızda, bir sıkıntı yaşadığınızda ya da hayat sizi biraz yorduğunda etrafınızdaki kalabalığın bir anda nasıl sessizleştiğini fark edersiniz. O zaman insan şunu düşünmeden edemez: Demek ki gerçek dostluk sandığımız kadar yaygın değilmiş. Modern hayatın bize öğrettiği şeylerden biri de bireyselliktir. İnsanlar artık kendi dünyalarına kapanmaya, yalnızca kendi çıkarlarını düşünmeye daha çok alıştırılıyor. Başkasının derdiyle ilgilenmek, birinin yükünü paylaşmak sanki gereksiz bir sorumluluk gibi görülmeye başlanıyor. Oysa insanı insan yapan şey tam da budur: Başkasının acısını hissedebilmek.
Bugün belki teknoloji daha gelişmiş, şehirler daha büyümüş, hayat daha hızlı akıyor. Ama bütün bunların arasında kaybettiğimiz en önemli değerlerden biri belki de dostluk ve yoldaşlık ruhudur. Oysa gerçek yoldaşlık; güçlü günlerde yan yana durmak değil, zor günlerde omuz omuza olabilmektir.
Gerçek arkadaşlık; başarıyı alkışlamak değil, düşeni kaldırabilmektir.
Gerçek dostluk ise insanın en kırılgan anlarında bile yalnız olmadığını hissettirebilmektir. Belki de yeniden hatırlamamız gereken şey çok basit: İnsan, insanın yurdudur. Eğer birbirimizin halini sormayı, birbirimizin derdine ortak olmayı unutursak, geriye yalnızca kalabalıklar içinde büyüyen bir yalnızlık kalır. Bu yüzden belki de kendimize şu soruyu sormalıyız: Biz gerçekten birbirimizin yoldaşı mıyız, yoksa yalnızca aynı yolun yolcuları mı?
Kendi çalışma arkadaşının sağlığından, ruhundan, yaşadığı sıkıntılardan haberi olmayan birinin “ben insanım, ben yoldaşım” demesi kolaydır; zor olan ise gerçekten birinin hayatına dokunabilmektir.
Bazen bir olay, bir kayıp ya da bir acı hepimize aynı soruyu sordurur: Acaba gerçekten birbirimizin hayatına ne kadar dokunabiliyoruz? Aynı ortamda yıllarca çalıştığımız insanların bile iç dünyasını, yaşadığı zorlukları, sessiz çığlıklarını fark edemiyorsak, kaçış olarak da günlük yoğunluklar, hayatın telaşı ve bireysel yaşamın içine sürüklenmişiz demek, en yakınımızdaki insanın bile yükünü göremiyorsak, demek insanlığımızı, kalbimizi unutmuşuz demektir.
Unutmayın; güçlü olanın etrafında her zaman kalabalıklar oluşur, ama o kalabalıkların içinde samimiyet her zaman eksiktir. Bugün etrafınızda kalabalık oluşturanlar, gün gelir ortadan kaybolur. Bir gün yalnız kaldığınızda, cebinizde para olmadığında; sizi kapıdan alan şoförünüz de olmaz, lüksleriniz de…
O gün geldiğinde belki yeniden toplu taşımaya binecek, güzellik salonlarına değil, mahalle kuaförlerine gideceksiniz. Hayatın ne kadar hızlı değişebildiğini o zaman daha iyi anlayacaksınız. Bu yüzden kibri değil, mütevazılığı seçin. Gerçek dostlarınızla bir kahve içmeyi, sade sohbetlerin kıymetini bilmeyi unutmayın. Aksi halde kalabalıklar dağılır, isimler unutulur, insan, etrafında gerçek dostlar olmadığını fark ettiğinde ise geriye yalnızlık kalır, makam da para da geçicidir.
Birde sizin bir maaşınız dahi olmayacak. Pahalı markalı giyimleriniz olmayacak, yine akşama doğru toplu taşıma duraklarında beklemek sizin gururunuzu alt üst edecek, işe aldığının psikologlar bile bakmayacak. Yapmayın, etmeyin, yazıksınız kendinize acıyın… Derim.
Geriye kalan, insanın karakteri ve gerçek dostluklarıdır. Birçok ortamda artık güvenin yerini kuşku almış durumda. Dayanışmanın yerini mesafe, samimiyetin yerini ise korku ve dedikodu dolduruyor.
İnsanlar birbirine omuz vermek yerine birbirinden uzak durmayı tercih ediyor. Oysa gerçek yoldaşlık; güçlü günlerde değil, zor zamanlarda birbirini fark edebilmekle anlam kazanır. Belki de yeniden hatırlamamız gereken şey çok basit:
İnsan, insanın yükünü paylaşabildiği ölçüde dosttur. Aksi halde aynı yolda yürüyen kalabalıklar olur… Ama gerçek yoldaşlık olmaz.