Bir zamanlar insan, kendini başka insanların gözlerinde bulurdu. Bir komşunun kapısını çalmak, bir dostun derdini dinlemek, bir yabancıya selam vermek sıradan davranışlar değil; insan olmanın en doğal tezahürleriydi. Bugün ise her şey hızlandı.
Teknoloji gelişti, şehirler büyüdü, yollar uzadı ama insanın insana olan mesafesi hiç olmadığı kadar arttı. Çağımızın en büyük trajedisi belki de budur: Her şeyin merkezine insanı koyduğunu iddia eden modern dünya, insanı kendi özünden uzaklaştırmıştır.
Artık ekranlarımız hiç olmadığı kadar parlak, fakat yüzlerimiz o kadar aydınlık değil. İletişim araçlarımız çoğaldı ama konuşacak insan bulmak zorlaştı. Binlerce kişiyi takip ediyoruz, yüzlerce mesajlaşıyoruz, onlarca paylaşım yapıyoruz; buna rağmen içimizde büyüyen yalnızlığı bastıramıyoruz. Çünkü insan, yalnızca bilgi alışverişi yapan bir varlık değildir. İnsan, temas eden, hisseden, paylaşan ve anlam arayan bir varlıktır. Peki hakiki insan kimdir?
Hakiki insan; düşüncesiyle davranışı arasında uçurum olmayan kişidir. Söylediğiyle yaptığı örtüşen, vicdanını menfaatlerinin önüne koyabilen, haksızlık karşısında sessiz kalmayan, güzellik karşısında heyecan duyabilen insandır. Çünkü insanı insan yapan şey yalnızca aklı değil, aynı zamanda vicdanıdır. Bugün dünyanın neresine gidersek gidelim, farklı kültürlerin aynı hakikati dile getirdiğini görürüz. Afrika'nın Ubuntu felsefesi, "Ben, çünkü biz varız" der. Doğu'nun kadim öğretileri uyumun ve paylaşmanın önemini anlatır. Anadolu'nun irfan geleneği ise insanın insana emanet olduğunu söyler. Coğrafyalar farklı olsa da verilen mesaj aynıdır: İnsan tek başına tamamlanamaz.
Ne var ki modern hayat, bireyselliği özgürlük adı altında kutsarken dayanışmayı zayıflatmıştır. Başarıyı paylaşmak yerine rekabet etmeyi, anlam üretmek yerine tüketmeyi öğretmiştir. Sürekli daha fazlasına sahip olursak mutlu olacağımıza inandırılmış durumdayız. Daha büyük evler, daha yeni araçlar, daha yüksek makamlar... Oysa insanlık tarihine baktığımızda mutluluğun hiçbir zaman sahip olunanlarla değil, kurulan bağlarla ölçüldüğünü görürüz. Bugün birçok insanın yaşadığı eksiklik ekonomik değil, manevidir. İnsanlar açlıktan çok yalnızlıktan yoruluyor. Kalabalıklar içinde kayboluyor, gürültünün ortasında sessizleşiyorlar. Çünkü ruhun ihtiyaç duyduğu şeyler market raflarında satılmıyor. Güven, dostluk, aidiyet, merhamet ve sevgi herhangi bir alışveriş sepetine konulamıyor. Bir başka kaybımız ise ritüellerimiz oldu.
Eskiden sofralar sadece yemek yenilen yerler değildi; sohbetin, paylaşmanın ve birbirini anlamanın mekânlarıydı. Mahalleler yalnızca evlerden oluşmazdı; dayanışmanın ve ortak yaşamın adresiydi.
Kapılar kilitlerden önce komşulara açılırdı. Şimdi ise aynı apartmanda yaşayan insanlar birbirlerinin isimlerini bile bilmiyor. Belki de kaybettiğimiz şey tam olarak budur: Birlikte yaşama kültürü.
Oysa insan, ancak başka insanlarla temas ettikçe kendisini keşfedebilir. Bir çocuğun karakteri yalnızca okulda değil, aile sofralarında şekillenir. Bir toplumun vicdanı yalnızca yasalarla değil, gündelik hayatın küçük iyilikleriyle ayakta kalır. Bir milletin geleceği ise teknolojiyle olduğu kadar ahlakla da inşa edilir.
Bu yüzden yeniden insanı konuşmaya ihtiyacımız var. Yeniden komşumuzu tanımaya, yaşlılarımızın hikâyelerini dinlemeye, çocuklarımızın gözlerine bakmaya ihtiyacımız var.
Bir ağacın gölgesinde oturmanın, toprağa dokunmanın, kuş seslerini dinlemenin ne kadar kıymetli olduğunu hatırlamaya ihtiyacımız var. Çünkü doğadan uzaklaşan insan, zamanla kendisinden de uzaklaşır.
Daha da önemlisi, çocuklarımıza yalnızca başarılı olmayı değil, iyi insan olmayı öğretmemiz gerekiyor. Diplomanın, makamın ve servetin değerli olduğu kadar vicdanın da değerli olduğunu anlatmalıyız. Çünkü bir toplumun gerçek zenginliği bankalarındaki para değil, yetiştirdiği insanların karakteridir. Hakiki insan olmak kolay değildir. Bu, her gün yeniden verilen bir karardır. Bazen çıkarına rağmen doğruyu söylemek, bazen kalabalığa rağmen vicdanının sesini dinlemek, bazen de kimsenin görmediği yerde iyilik yapabilmektir.
Tarih boyunca insanlığa yön veren bütün büyük düşünürler, bilgeler ve gönül insanları bize aynı yolu göstermiştir. Sokrates sorgulamayı, Mevlâna sevgiyi, Yunus Emre hoşgörüyü, Hacı Bektaş-ı Veli insanı merkeze almayı öğütlemiştir. Çünkü insanlığın ortak mirası, önce insan olmayı öğrenmektir. Bir düşünürün ifade ettiği gibi, "İnsan kendini özgürleştirdikçe toplumu da özgürleştirir."
Bu anlayış, bireyin vicdanı ile toplumun geleceği arasındaki güçlü bağı hatırlatmaktadır. Bugün dünyanın ihtiyacı olan şey daha fazla teknoloji değil; daha fazla merhamettir. Daha yüksek binalar değil; daha sağlam gönül köprüleridir.
Daha çok tüketim değil; daha çok paylaşmadır. Belki de bütün mesele şu soruda saklıdır: Sabah uyandığımızda aynaya baktığımızda karşımızda sadece yaşayan bir beden mi görüyoruz, yoksa gerçekten insan kalabilmiş bir yürek mi? Çünkü çağ değişebilir, şehirler büyüyebilir, dünya dönüşebilir. Fakat insanı ayakta tutan değerler değişmez.
Ve insan, kendini unuttuğu ölçüde kaybolur; kendini hatırladığı ölçüde yeniden insan olur.