Ortadoğu yeniden ateş çemberinde.
İran ile İsrail arasında tırmanan çatışmalar ve buna doğrudan ya da dolaylı biçimde dahil olan Amerika Birleşik Devletleri, bölgesel bir hesaplaşmanın ötesinde küresel dengeleri sarsabilecek bir sürecin işaretlerini veriyor.
Yüzeyde mesele; güvenlik, nükleer program, bölgesel milis güçler ya da sınır ötesi operasyonlar gibi başlıklarla açıklanıyor. Ancak daha derine inildiğinde, bunun sadece iki ya da üç ülke arasındaki bir gerilim olmadığı görülüyor. Asıl mesele, Ortadoğu’nun güç haritasının yeniden çizilmesidir.
Bugün Gazze’de yaşanan trajedilerle Tahran semalarındaki tehdit dili arasında doğrudan bir bağ vardır. Bölgedeki her askeri hamle, yalnızca anlık bir güvenlik refleksi değil; uzun vadeli bir stratejik dizaynın parçasıdır. Amaç; kontrol edilemeyen, bağımsız hareket edebilen bölgesel aktörleri dengelemek, sınırlandırmak ve mümkünse etkisiz hale getirmektir.
Bu noktada rahmetli Necmettin Erbakan’ın yıllar önce yaptığı şu uyarı yeniden hatırlanıyor:
“Eğer İsrail İran’a saldırırsa, bilin ki sırada Türkiye vardır.”
Bu söz bir kehanet değil; jeopolitik bir okuma, stratejik bir perspektiftir. Çünkü Ortadoğu’da güç boşluğu oluştuğunda, bu boşluk mutlaka dış müdahalelerle doldurulur. İran’ın zayıflaması ya da çökmesi, bölgeye barış getirmeyecektir; tam tersine yeni kırılmaları tetikleyecektir.
Şunu görmek gerekir:
Bir ülkenin iç yapısındaki sorunlar, yönetim hataları veya politik tercihler ayrı bir tartışma konusudur. Ancak dış müdahale, bombardıman ya da doğrudan savaş; hiçbir toplumu daha istikrarlı hâle getirmez. Irak örneği hâlâ hafızalardadır. Devletin çökmesi, sadece yönetimin değil, toplumun da dağılması demektir.
Bugün İran’ın zayıflaması ihtimali, sadece Tahran’ı değil; Ankara’yı, Riyad’ı, Amman’ı, Doha’yı da doğrudan etkiler. Çünkü mesele mezhep değil, coğrafyadır. Mesele rejim değil, stratejik bağımsızlıktır. Ortadoğu’da kendi kararlarını kendi almak isteyen her aktör, büyük güç rekabetinin baskısını hisseder.
Ancak şu gerçeği de göz ardı etmemek gerekir:
Hiçbir ülke, kendi halkıyla güçlü bağ kurmadan dış tehditlere karşı uzun süre direnemez. İç bütünlüğü zayıf olan devletler, dış müdahalelere daha açık hale gelir. Bölgesel direncin yolu, içeride adalet, şeffaflık ve toplumsal meşruiyetten geçer.
Bugün İran–Amerika–İsrail hattında yaşanan gerilim, sadece askeri bir çatışma değil; medya, ekonomi, diplomasi ve psikolojik harp unsurlarını da içine alan çok boyutlu bir mücadeledir. Bu yeni savaş biçimi, klasik cephe savaşlarından daha yıkıcıdır. Çünkü şehirleri bombalamadan da ülkelerc çökertilebilmektedir.
Tarih bize şunu öğretmiştir:
Moğol istilaları ve Haçlı Seferleri nasıl ki parçalanmış coğrafyaları hedef aldıysa, bugün de bölünmüşlük en büyük zafiyettir. Farklılıkları çatışma sebebi değil, güç unsuru haline getirebilen toplumlar ayakta kalır.
Sonuç olarak;
İran’ın çöküşü sadece bir ülkenin kaybı olmayabilir. Bu, bölgesel denge zincirinin kırılması anlamına gelir. Sorulması gereken soru şudur:
Gerilim daha ne kadar tırmanacak ve sırada kim var?
Ya bölge ülkeleri akılcı diplomasi, iç reform ve karşılıklı güven temelinde yeni bir denge inşa edecek…
Ya da güç mücadelesinin sahnesi olmaya devam edecek.
Bugün mesele taraf olmak değil; felaket senaryolarının önüne geçebilecek sağduyulu bir gelecek vizyonu ortaya koyabilmektir. Çünkü savaşın kazananı olmaz; ama bedelini her zaman halklar öder.