KOMÜN, BİR YÖNETİM BİÇİMİ Mİ, YOKSA DEMOKRASİNİN VİCDANI MI?

Abone Ol

Demokrasi denildiğinde aklımıza ilk gelen kavram çoğu zaman seçimlerdir. Sandık kurulur, oylar kullanılır, yöneticiler belirlenir ve demokrasi görevini yerine getirmiş sayılır. Oysa asıl soru seçimden sonra başlar. Halk gerçekten yönetime katılıyor mu, yoksa sadece yöneticisini seçip kenara mı çekiliyor?
İşte "komün" kavramı tam da bu sorunun etrafında şekillenir. Komün, yalnızca tarih kitaplarında kalan bir yönetim modeli değildir. Aynı zamanda demokrasinin sınırlarını sorgulayan güçlü bir fikirdir. Temel iddiası şudur, bir kentin gerçek sahibi, o kentte yaşayan insanlardır. Dolayısıyla karar alma süreçlerinde söz sahibi olması gereken de yine halkın kendisidir. Bu düşünceyi en çok gündeme taşıyan örneklerden biri, sanırım Paris komünü' dür. ancak Paris komünü' nü yalnızca bir devrim olarak okumak eksiklik olur. Asıl önemli olan, geride bıraktığı siyasal tartışmadır, seçilmiş yöneticilerin halka hesap vermesi, gerektiğinde görevden alınabilmesi, kamu görevlilerinin ayrıcalıklı bir sınıfa dönüşmemesi ve kararların mümkün olduğunca halkın katılımıyla alınması, aradan geçen yüz elli yılı aşkın zamana rağmen bu ilkeler hala güncelliğini koruyor.

Bugün dünyanın birçok ülkesinde katılımcı bütçe uygulamaları, mahalle meclisleri, sandık kurul üyeleri ve yerel danışma mekanizmaları tartışılıyor. Akademik çalışmalarda demokratik özerklik ve komünal demokrasi üzerine farklı modeller inceleniyor. Bunların hiçbiri birebir aynı değildir, ancak ortak noktaları, halkın yönetime yalnızca seçim günü değil, her aşamada katılması gerektiği düşüncesidir. Burada önemli bir ayrımı da yapmak gerekir, Fransa'da bugün kullanılan kavram, Paris komünü' nün devrimci modeliyle aynı anlamı taşımaz. Günümüzde belediye düzeyindeki yerel yönetim birimini ifade eden idari bir kavramdır. Tarihsel Paris komünü ise halkın doğrudan yönetime katılmasını esas alan siyasal bir deneyimdir. Bu ayrımı doğru yapmak, kişisel olarak hem tarihsel hem de siyasal açıdan önemlidir.

Peki bütün bunların Şehirler ile ilgisi nedir? aslında düşündüğümüzden çok daha fazladır. Bölge kentlerinin, aynı zamanda genç nüfusu, kırsal mahalleleri, tarımsal potansiyeli, turizmi, kültürel çeşitliliği ve kronikleşmiş altyapı sorunlarıyla güçlü bir yerel yönetim anlayışına ihtiyaç duyan şehirlerden biridir. Şimdi kendimize şu soruları dürüstçe soralım, mahallemizde yapılacak parkın yeri belirlenirken bizim görüşümüz alınıyor mu? bir caddenin neden yıllardır yapılmadığını öğrenebiliyor muyuz? belediye bütçesinin hangi mahalleye, hangi önceliklere göre harcandığını biliyor muyuz? ihale süreçleri ne kadar şeffaf yürütülüyor? gençler, kadınlar, engelliler, çiftçiler, esnaf ve öğrenciler kent yönetiminin karar mekanizmalarında gerçekten etkili olabiliyor mu? yoksa katılım denildiğinde aklımıza yalnızca seçim meydanları mı geliyor?

Yıllardır yerel yönetim pratiğini takip eden biri olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim, sorunumuz çoğu zaman yasa eksikliği değil, yönetim anlayışıdır. Bugün birçok belediye "katılımcı belediyecilik" söylemini kullanıyor. Ancak katılım, yalnızca toplantı düzenlemek değildir. Önceden hazırlanmış kararları halka anlatmak da katılım değildir. Fotoğraf karelerinde kalabalık görünmek hiç değildir. Gerçek katılım, kararın hazırlanmasından uygulanmasına kadar halkın sürecin içinde olmasıdır. Mahalle sakinleri, içinde seçilmiş üyeler olabilir, fakat aldıkları kararların hiçbir karşılığı yoksa bu yalnızca şekli bir uygulama olur.

Kent konseyleri oluşturulabilir, ancak önerileri dikkate alınmıyorsa gerçek işlevlerini yerine getiremezler. Şeffaflık yalnızca internet sitesine birkaç tablo yüklemek değildir, şeffaflık halkın kendisine ait olan belediyesinin gelirini, giderini, yatırım önceliklerini ve karar alma süreçlerini kolayca anlayabilmesidir. Komün fikri bize tam da bunu hatırlatır. Halk adına yönetmek başka şeydir, halkla birlikte yönetmek başka.

Bir belediye başkanı halkın temsilcisidir, kentin sahibi değil, belediye meclisi halkın iradesini yansıtan bir organdır, birkaç kişinin kararlarını onaylayan bir mekanizma olmamalıdır. Yerel yönetimin gerçek gücü, makam odalarının büyüklüğünden değil, halkla kurduğu güven ilişkisinden gelir. Şehirlerin bugün ihtiyacı olan mahallelerin düzenli olarak dinlendiği, yatırım önceliklerinin birlikte belirlendiği, bütçenin sade ve anlaşılır biçimde kamuoyuyla paylaşıldığı, belediye meclisi çalışmalarının herkes tarafından izlenebildiği, gençlerin ve kadınların karar süreçlerinde sembolik değil gerçek temsil hakkına sahip olduğu bir yerel yönetim anlayışı olmalıdır, bunlar ütopik talepler değildir. Tam tersine, güçlü bir yerel demokrasinin temel şartlarıdır. Komün kavramı, herkesin aynı düşünmesi anlamına gelmez. Tam aksine, farklı görüşlerin ortak yaşamı birlikte inşa edebilme iradesidir. Belediye meclislerine seçileceklerin, partinin güçlü kesimleri belirlediği değil, bütün mahallerde seçim sandıkları kurularak ön seçimler sonucunda halkın karar verdiği ve seçtiği kişiler olmalı, siyasi üst yapıların karar verdiği kişiler değil, çünkü demokrasi yalnızca çoğunluğun karar vermesi değil, azınlığın da kendisini ifade edebildiği, yönetenlerin hesap verebildiği ve halkın yönetime sürekli katılabildiği bir kültürdür.

Belki de bugün yeniden şu soruyu sormanın zamanıdır. Biz gerçekten kendi kentimizi birlikte mi yönetiyoruz, yoksa yalnızca belirli aralıklarla yönetecek kişileri seçip gerisini onlara mı bırakıyoruz? Veya genel merkezin belirlediği, belediyecilikten anlamayan birkaç kişinin karar mekanizması mı yönetiyor. Komün fikrinin en büyük katkısı, bize hazır cevaplar sunması değildir. Asıl katkısı, doğru soruları sormayı öğretmesidir.

Seçilmiş temsilcilerin geri çağrılabilmesi, yöneticilerin halktan kopuk ayrıcalıklı bir sınıfa dönüşmemesi, karar alma süreçlerinin meclisler üzerinden yürütülmesi, temsilcinin halkın üstünde değil, halkın görevlendirdiği kişi olması, modern demokrasinin en büyük çelişkisi şudur, halk yöneticilerini seçer, fakat yöneticiler seçildikten sonra halk çoğu zaman yalnızca seyirciye dönüşür.

Komünal demokrasi günümüzde, eski bir fikir mi? yoksa yeni bir ihtiyaç mı? Çünkü komünal düşünce artık sadece 19. yüzyılın bir tartışması değildir. Günümüzde yerel meclisler, katılımcı bütçe, mahalle forumları, yurttaş meclisleri ve çeşitli öz-yönetim modelleri dünya genelinde tartışılmaktadır. Rojava örneği de akademik literatürde demokratik özerklik, komünal demokrasi ve devlet ile yönetim arasındaki ilişkinin yeniden düşünülmesi bağlamında incelenmektedir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur, yerel meclisler veya belediye yönetimi otomatik olarak komünal bir sistem değildir. Asıl mesele, karar gücünün gerçekten aşağıdan yukarıya mı, yoksa yukarıdan aşağıya mı işlediğidir. Bir mahallede halkın toplanması, tek başına demokrasi değildir. Asıl mesele, o toplantıda alınan kararın gerçekten uygulanıp uygulanmadığıdır.

Komün fikri şehirlerde tartışılsa ne olurdu? Konu burada teoriden çıkıp doğrudan yaşadığımız kente gelir, bir mahalle, bir köy, bir ilçe veya şehir sakinleri kendi yaşadığı alanla ilgili ne kadar söz sahibidir? mahallenin parkı nerede yapılacak? kentsel dönüşüm nasıl olacak? bütçe hangi önceliklere ayrılacak? ihale süreçleri ne kadar şeffaf? kadınlar karar süreçlerinde ne kadar etkili? gençlerin kent yönetiminde gerçek bir söz hakkı var mı? köylünün, esnafın, emekçinin, öğrencinin görüşü gerçekten karar mekanizmasına ulaşıyor mu? halk yalnızca seçim günü mü hatırlanacak, yoksa seçimden sonra da kentin gerçek sahibi olarak kabul edilecek mi?

Ve belki de yerel demokrasinin geleceği, tam da bu sorulara vereceğimiz samimi cevaplarda saklıdır.