Hayata ilk adım attığımız günlerde korkularımız basitti. Karanlık bir oda, yatağın altındaki hayali canavarlar, yüksek bir yerden düşmek ya da annemizin gözden kaybolması... Çocukluk korkularımız somuttu; görünür ve geçiciydi, ama sonra büyüdük. Ve büyüdükçe korkularımız da bizimle birlikte büyüdü. Bir zamanlar karanlıktan korkan çocuklar olarak, zamanla insanların bakışlarından korkmaya başladık. Yüksekten düşmekten çekinen küçük yüreklerimiz, yıllar sonra toplumun gözünden düşmekten korkar hale geldik. Belki de insanın en büyük trajedisi burada başlıyor. Çünkü doğduğumuzda bize ait olmayan korkular, zamanla karakterimizin bir parçasına dönüşüyor. Daha konuşmayı öğrenmeden kulağımıza fısıldanan cümleler vardı: Düşersin, yapamazsın, dokunma, öcü gelir. Ve o meşhur cümle: "Elalem ne der?" İşte çoğu zaman hayatımızın ilk görünmez hapishanesi bu sözlerle inşa edildi. Duvarları betondan değildi belki ama yıllarca yıkamadığımız kadar sağlamdı. Bir çocuk yürümeyi öğrenirken yüzlerce kez düşer. Aslında insanın doğasında düşmek vardır. Ancak ne ilginçtir ki bizler, düşmekten değil, düştüğümüzde alacağımız tepkilerden korkmayı öğrendik. Yanlış yapmaktan çok ayıplanmaktan, başarısız olmaktan çok yargılanmaktan çekindik. Böylece korkularımız gerçek tehlikelerden değil, başkalarının zihinlerinde hakkımızda oluşabilecek düşüncelerden beslenmeye başladık. Zamanla hepimiz görünmez bir seyirci topluluğunun önünde yaşamaya başladık. Attığımız her adımı, söylediğimiz her sözü, aldığımız her kararı o hayali mahkemenin onayına sunar olduk. Oysa hayat, başkalarının beklentilerine göre yaşanamayacak kadar kısa; insan ruhu ise sürekli korkuyla taşınamayacak kadar değerlidir. Çünkü korkularımız büyüdükçe özgürlüğümüz küçülür, ve bir gün fark ederiz ki bizi yıllarca durduran şey çoğu zaman gerçek engeller değil, zihnimizde büyüttüğümüz korkuların gölgesidir.
Çünkü biz, çoğu zaman cesareti değil, hatasızlığı ödüllendiren bir toplum olduk. Merakı değil itaati sevdik. Sorgulamayı değil uyumu alkışladık. Böylece hayatı keşfetmeye çalışan çocuklar, kendi yollarını bulmaya çalışan gezginler olmaktan çıkıp hata yapmaktan korkan mahkûmlara dönüştük. Bir süre sonra dışarıdan duyulan sesler içeride yaşamaya başladı. Başaramazsın, rezil olursun, herkes sana güler, kim olduğunu sanıyorsun, sözleri artık anne ve babadan, öğretmenden, akrabadan ya da komşudan gelmiyordu. İnsan kendi içinde bu sesleri taşımaya başlıyordu. Ve insanın içindeki gardiyan, dışarıdakilerden çok daha acımasız oluyordu. Çocukken "el alem ne der" korkusuyla büyüyen birey, yetişkin olduğunda farklı isimler taşıyan aynı korkuların esiri haline geliyorduk. İşsiz kalma korkusu, yetersiz görünme korkusu, başarısız olma korkusu, yalnız kalma korkusu, dışlanma korkusu, isimler değişiyor ama öz aynı kalıyordu. Korku sadece kıyafet değiştiriyordu. Çocuklukta mahalle baskısı olarak karşımıza çıkan şey, yetişkinlikte sistem baskısı olarak önümüze çıkıyordu.
Bu durumu anlatan bir çocukluk hatırası hala hafızamdadır. Küçükken bir arkadaşımız vardı. Kimseyi beğenmez, kimsenin oyununa katılmaz, kendi oyununu, kendisi kurardı. Fakat bunu özgüvenle değil, çevresindekileri korkutarak ve baskılayarak yapardı. Kendi kurduğu dünyanın merkezinde kendisi vardı. Kardeşi ise yıllarca bu korkunun ve baskının içinde yaşadı. Sonunda dayanamadı, evi terk edip gitti, o gidiş, aslında bir kaçış değil, bir cesaret hikâyesiydi. Aradan yıllar geçti, hayata karışan, kendi yolunu çizen, korkularına rağmen yürümeyi başaran o kardeş oldu. Toplum, onun cesaretini ve mücadelesini görmeye başladı. İlginç olan ise şuydu, çocukluğunda korku üreterek hükmetmeye çalışan kişi, yıllar sonra kardeşinin ortaya koyduğu cesaretin gölgesinde yaşamaya hikayeden pay çıkarmaya başladı, onun cesaretinin ve ölümünün konforunu yıllarca yaşadı, yaşıyor. Çünkü korku kısa vadede insanlara hükmedebilir ama cesaret uzun vadede insanların gönlünde yer edinir.
Belki de bugün toplum olarak en büyük yanılgımız burada yatıyor. Bizler çoğu zaman korkutanları güçlü, susturanları otoriter, baskı kuranları lider zannediyoruz. Oysa gerçek güç korkutmakta değil, korkuya rağmen yürüyebilmektedir. Gerçek cesaret başkalarını susturmakta değil, kendi korkularıyla yüzleşebilmektedir. Tarih de, hayat da bize gösteriyor ki korku üzerinden kurulan bütün iktidarlar geçicidir; kalıcı olan ise cesaretin bıraktığı izdir.
Bir zamanlar komşularımızın gözleri üzerimizdeydi. Bugün sosyal medyanın, kariyer yarışının ve bitmeyen kıyaslamaların gözleri üzerimizde. Eskiden birkaç kişinin yargısından çekinirdik. Şimdi binlerce kişinin onayını bekliyoruz. Ve bunun adına özgürlük diyoruz. Psikoloji bize korkunun insanı korumak için var olduğunu söyler. Gerçekten de korku olmasaydı, türümüz milyonlarca yıl boyunca hayatta kalamazdı. Ancak insanı hayatta tutan korku ile insanı hayattan uzaklaştıran korku arasında ince bir çizgi vardır. Sürekli korkuyla yaşayan bireyler zamanla risk almaktan vazgeçer. Risk almayan insan üretmez. Üretmeyen insan gelişmez. Gelişmeyen insan ise yaşamaz; sadece var olur, korkunun yönettiği hayatlarda yaratıcılık solar, özgüven körelir, hayaller küçülür.
İnsan güvenli limanlarda kalmayı seçer. Fakat güvenli limanlarda kalan gemilerin paslandığını kimse söylemez. Çünkü gemiler limanda güvende olabilir. Ama gemiler limanda kalmak için yapılmamıştır. Yaş ilerledikçe korkularımız yine şekil değiştirir. Bu kez sağlık korkusu gelir, yalnızlık korkusu gelir, kaybetme korkusu gelir, ve en sessiz olanı, pişmanlık korkusu, insan ömrünün sonbaharına yaklaştığında artık yapamadıklarının muhasebesini tutmaya başlar. Bir zamanlar denemeye cesaret edemediği şeyler birer hayalet gibi karşısına çıkar. Söylenmeyen sözler, kurulmayan hayaller, çıkılmayan yollar, utulmayan eller... Ve insan fark eder ki hayatın sonunda en ağır yük başarısızlık değildir, denememiş olmaktır. Çünkü başarısızlık zamanla unutulur, ama "keşke" kelimesi insanın içinde yıllarca yankılanır.
Sonuç olarak mesele yalnızca bireysel korkularımız değildir. Mesele, nesilden nesile taşınan korkuların, suskunlukların ve yaraların bir coğrafyanın kaderi haline gelmesidir. Bizler savaşların, göçlerin, yoksulluğun, kayıpların, yasların, baskıların ve bitmeyen belirsizliklerin iz bıraktığı bir coğrafyada yaşıyoruz. Bu nedenle çoğu zaman korkularımızın kaynağı yalnızca kendimiz değiliz; bizden önce yaşayanların taşıdığı yüklerin de mirasçılarıyız. Belki de bu yüzden birbirimizi anlamakta zorlanıyor, birbirimize güvenmekte gecikiyor, cesaret gösterenleri alkışlamak yerine sorguluyoruz. Çünkü uzun yıllardır yaralarımızı konuşmak yerine saklamayı, acılarımızı paylaşmak yerine içimize gömmeyi öğrendik. Oysa bastırılan her acı, başka bir korku olarak geri dönüyor. Susturulan her duygu, başka bir hayatı eksik bırakıyor.
Artık kabul etmeliyiz ki bu coğrafyanın yalnızca ekonomik kalkınmaya, yeni binalara, yeni yollara ya da yeni projelere değil; aynı zamanda ruhsal bir onarıma ihtiyacı vardır. Bizim içsel anlamda rehabilitasyona, sosyal iyileşmeye, eğitimle güçlendirilen bir dönüşüme ve en önemlisi duygu yüklü bir toplumsal tedaviye ihtiyacımız var. Çünkü kırılmış bir ruhu yalnızca betonla ayağa kaldıramazsınız. Yılların korkusunu rakamlarla silemezsiniz. Bizim yeniden birbirimize inanmayı öğrenmeye, çocuklarımızı korkuyla değil umutla büyütmeye, cesareti cezalandırmak yerine ödüllendirmeye ihtiyacımız var. Çünkü korkuların miras kaldığı toplumlarda gelecek küçülür; umutların miras kaldığı toplumlarda ise gelecek büyür. Ve belki de artık kendimize şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir:
Biz gerçekten yoksul bir coğrafyada mı yaşıyoruz, yoksa en büyük yoksulluğumuz yıllardır tedavi edilmeyi bekleyen ortak ruhumuz mu? Çünkü bazen bir toplumun en derin yarası yıkılmış binalar değil, sessizce yıkılan insanlarıdır. Ve bazen en büyük enkaz, gözle görünen değil, insanların yüreğinde yıllardır kaldırılmayı bekleyen enkazdır.