PEKİ YA BASIN?

Abone Ol

Bu kentte herkes konuşuyor.

Sorunlar konuşuluyor. Kayyum konuşuluyor. Siyaset, kriz, yoksulluk konuşuluyor.

Herkesin bir sözü var, herkesin bir eleştirisi.

Ama bir şey konuşulmuyor.

Ya da özellikle konuşturulmuyor.

BASIN…

Van’da basının nerede durduğu, kimin yanında, kimin karşısında olduğu; kime mikrofon tutulup kimin görünmez kılındığı meselesi, en az konuşulan ama en çok belirleyici olan meselelerden biri. Oysa her tartışma tam da buradan başlamalı.

Gazeteciliğe 2021 yılının Ekim ayında başladım. Gazetecilik, yalnızca haber yazmak olarak öğretilmedi. Gazetecilik; doğruyu yazma cesareti, gerçeği savunma iradesi, gerektiğinde editöre, patrondan önce hakikate sadakat gösterme pratiğiydi. Güce mesafe koymayı, korkuya teslim olmamayı orada öğrendim. Basının bir meslekten çok bir mücadele alanı olduğunu da. Bana orada gazeteciliğin bir “iş” değil, bir tavır olduğu öğretildi. Hakikatin, güçten daha ağır bir sorumluluk olduğu… Korkunun değil, gerçeğin anlayışıydı bu. Özgür basın, bana kalırsa, tam olarak buydu: Bedelini bilerek yazmak.

Van’dan sonra Ankara, Amed, Dersim, İstanbul, Adıyaman, Iğdır gibi birçok kentte gazetecilik yaptım. Uzun bir aradan sonra yaklaşık bir yıldır yeniden Van’daydım. İlk kez bu kadar uzun soluklu kendi kentimde, yerelde gazetecilik yapıyorum. Ve itiraf etmeliyim ki, gördüklerim önce şaşırttı, sonra yordu…

Özgür basın geleneğinden gelip, Basın İlan Kurumu’na bağlı yerel bir internet sitesinde ve günlük baskılı bir gazetede çalışmak; her kelimenin tartıldığı, her başlığın törpülendiği, her cümlenin “fazla mı sert” diye sorgulandığı bir alana girmek demek. Bir noktada şunu fark ediyorsun: Artık her istediğini yazamıyorsun. Diline, tonuna, hatta soruna sınır çiziliyor. O sert, doğrudan, rahatsız eden dil yerini “uyumlu” bir sessizliğe bırakıyor.

Asıl sarsıcı olan ise şu:

Bu baskı yalnızca tek bir merkezden, tek bir güç odağından gelmiyor. Yerelde karar verici konumda olan yapılar, kamusal görünürlüğü belirleyen ilişkiler ağı ve alışılmış temas biçimleri, basın üzerinde görünmez bir eleme mekanizması yaratıyor.

Van’da kimi zaman belirli isimlerin, belirli mecraların öne çıkarıldığı; kimin çağrıldığına, kimin dışarıda bırakıldığına dair yazılı olmayan ama herkesin bildiği bir düzen işliyor. Bu yeni değil. Asıl mesele, bu pratiğin yalnızca “güç” olarak tarif edilen alanlarda değil; kendini demokratik, muhalif ya da özgürlükçü olarak tanımlayan çevrelerde de benzer biçimlerde yeniden üretilmesi.

Sahada, dışarda, telefonda, toplumsal ilişkilerde defalarca aynı cümleyle karşılaştım:

“Bizim basın gelsin.”

“Bizim basınımıza öncelik verelim.”

Burada asıl soru şu:

Kim bu “bizim basın”?

Kime göre, neye göre “bizim”?

Daha da net söylenen hâlleri de var:

“Biz sadece belirli mecralarla konuşuyoruz,onlara röportaj veriyoruz” gibi gibi…

Bunu söyleyenler demokrasi anlatıyor. Çoğulculuktan, çok dilden, özgürlükten söz edenler söylüyor bunu.

Bu ifadeler çoğu zaman çoğulculuk, katılım ve özgürlük söylemleriyle yan yana duruyor. Çelişki de tam olarak burada başlıyor. İktidarın basını kontrol etmesine itiraz edenler, kendi alanlarında basını kontrol etmeye çalışıyor. Devleti eleştirirken, devlet aklıyla hareket eden bir refleksle karşı karşıyayız.

Basının tek merkezden yönlendirilmesine itiraz edilirken, başka alanlarda benzer bir kontrol refleksi normalleştiriliyor.

“Bizim basın” denilen şey aslında şuna indirgeniyor:

Eleştirmeyecek.

Zor soru sormayacak.

Belirlenen sınırların dışına çıkmayacak.

Bu, özgür basın değil.

Bu, konforlu bir alan.

Ve konfor alanı, kim tarafından kurulursa kurulsun, eninde sonunda bir tekelleşme yaratır.

Söz konusu tutum, farklı siyasal ve toplumsal çevrelerde de benzer biçimlerde karşımıza çıkıyor. Bu tespiti yaparken bir tarafı aklamak ya da diğerini hedef göstermek değil; basına yönelik bu dışlayıcı refleksin genel ve yapısal bir sorun olduğuna dikkat çekmek…

“Bizim basın” denilen şey aslında şudur:

Eleştirmeyecek.

Zor soru sormayacak.

Çizilen sınırın dışına çıkmayacak.

Bunun adı özgür basın değil.

Bunun adı konforlu basın.

Ve konforlu basın, kimden gelirse gelsin bir tekel yaratır.

Van gibi politik hafızası güçlü, bedel ödemiş, mücadele geleneği olan bir kentte bu tablo daha da ağır. Çünkü burada basının dışlanması, yalnızca gazetecilerin değil, halkın haber alma hakkının dışlanmasıdır.

Sorun sadece kayyum değil. Kentin sorunları değil, kent değil, yoksulluk değil sorun bunların toplamı aslında… Ve sorun gücü eline geçiren herkesin basını dizayn etme isteği.

Eğer basın gerçekten özgür olacaksa; Yalnızca iktidara karşı değil, Kendine benzeyene karşı da cesur olmak zorundadır.