"Selam:Barışın Ve Güvenliğin Anahtarı "

Abone Ol

Barışın sözüyle başlamak istiyorum: Selâm.
Çünkü güvenlikten söz ediyoruz.

Ve güvenlik, sadece sınırları korumak, silahları çoğaltmak, tehditleri bertaraf etmek değildir. Güvenlik, insanın yüreğinde başlar. İnsan kendini emniyette hissetmediği bir dünyada, en yüksek duvarların arkasında bile huzur bulamaz.
Biz “Selâmün aleyküm” deriz.

Yani “Barış sizin üzerinize olsun.”
Bu ifade sıradan bir selamlama değildir. Bu, bir niyettir. Bir temennidir. Bir ahlâk çağrısıdır. Hatta bir sorumluluk beyanıdır. Çünkü “selâm”, kökünü ilahi bir isimden alır: Es-Selâm. O, güven veren, esenlik kaynağı olan demektir. Bu yüzden selâm, sadece dilimizde dolaşan bir kelime değil; kalpten kalbe kurulan bir köprüdür.

Bugün ne zaman “bölge” desek, özellikle de Orta Doğu hakkında konuşsak; aklımıza ilk olarak savaşlar, işgaller, yoksulluklar, iç çatışmalar gelir. Haber bültenleri bize sürekli bir kriz coğrafyası gösterir. Sanki bu toprakların kaderi daima acıdan, yıkımdan ve kaostan ibaretmiş gibi…
Oysa bu, hakikatin sadece bir yüzüdür. Ve belki de en eksik yüzüdür.

Bu coğrafya, insanlık tarihinin en büyük medeniyet yürüyüşlerinden birine sahne olmuştur. Felsefenin derinleştiği, bilimin sistemleştiği, eğitimin kurumsallaştığı, mimarinin estetikle buluştuğu bir zemin olmuştur. Bugün “Orta Doğu” dediğimiz topraklarda; Bağdat, Basra, Şam gibi şehirler yalnızca birer yerleşim alanı değil, insanlığın hafızasında iz bırakmış ilim ve irfan merkezleridir.

Birkaç yüzyıl geriye gittiğimizde, insan bilgisinin pek çok alanında dünyanın öncü isimlerini görürüz. Kimi bu topraklarda doğmuş, kimi uzak diyarlardan buraya gelmiş; ama hepsi burada üretmiş, burada düşünmüş, burada insanlık için değer inşa etmiştir.

Bu şehirlerde kurulan medreseler, kütüphaneler ve ilim halkaları; sadece bir ümmetin değil, bütün insanlığın ortak mirasına dönüşmüştür.
Demek ki bu coğrafyanın tek hikâyesi savaş değildir.
Tek kaderi çatışma değildir.
Tek kimliği yoksunluk değildir.

Asıl hikâye, selâmla başlamış bir medeniyet hikâyesidir.
Çünkü selâm; karşısındakini tehdit olarak değil, emanet olarak görmektir.
Selâm; farklılıkları yok edilmesi gereken bir risk değil, korunması gereken bir zenginlik olarak kabul etmektir.

Selâm; “ben güvendeyim” demekten önce, “sen güvendesin” diyebilmektir.
Bugün güvenliği yalnızca askerî güçle, ekonomik yaptırımlarla ya da siyasi ittifaklarla tanımlarsak; kalpleri ihmal etmiş oluruz. Oysa kalpleri ihmal eden hiçbir güvenlik anlayışı kalıcı olamaz. Silahlar susabilir ama öfke konuşmaya devam ediyorsa, gerçek barış sağlanmış değildir.
Bu yüzden güvenlik, bir zihniyet meselesidir.
Bir medeniyet tasavvurudur.

Bir kelimeyle başlar: Selâm.
Selâmı çoğaltmadıkça, barışı çoğaltamayız.

Barışı çoğaltmadıkça, güvenliği inşa edemeyiz.
Belki de yeniden hatırlamamız gereken şey şudur:
Bu topraklar, yıkım üretme kapasitesiyle değil; ilim, hikmet ve merhamet üretme kudretiyle dünyaya yön vermiştir. Ve yine verebilir.
Yeter ki söze selâmla başlayalım.

Yeter ki güvenliği önce kalplerimizde inşa edelim.
Yeter ki “barış sizin üzerinize olsun” derken, bunu gerçekten isteyelim.

Çünkü gerçek güvenlik, silahın gölgesinde değil; selâmın nurunda büyür.