Terbiye ile huzur mümkün mü?

Abone Ol

Çok aykırı ruh haline sahip olanları dışta tutarsak her insan huzurlu bir yaşam ister. Evde, işte, sokakta, kalabalıklarda bu temennisini sürekli canlı tutar.

Ve huzur için de sürekli bir arayış içinde olur.

Huzuru adaletle gelir.

Adaletli bir ekonomi, adaletli bir toplum, adaletli bir yönetim ve adaletli bir sistem…

İnsanlık tarihini incelediğimizde adaletsiz ilerleyen ve bu nedenle de sürekli kavga üreten bir süreci huzura erdirmek için “adalet” üzerine çalışmalar yapılmıştır.

Bilimsel çalışmaların yanı sıra belgesi kutsal kitaplar olan dini çalışmalar da yapılmıştır.

Hatta bunlara sivil toplum örgütlerinin ve bazı cemaatlerin çabalarını dahi ekleyebiliriz.

Eğitim bu nedenle önem kazanmış insan hayatında; “Okumuş, bundan zarar gelmez” fikri adalet ve huzur beklentisi içeriklidir.

Her ne kadar çatışma kuramı üzerinden kurgulanmışsa da Marx’ın teorize ettiği komünal yaşam modeli yine adalet ve huzur beklentisi iledir.

Sınıflar arasındaki tüm kavgaları bitirme ve gezegeni huzura erdirme çabası olarak da okunabilir.

Lenin, “Ulusların kendi kaderini tayin hakkı”ndan söz ederken gözettiği şey, sömürge uluslara adaletli davranılması beklentisidir. Sosyalist ekonomi modeli ile de gezegende bir huzur tesis edilecekti.

Ezilen, sömürülen, dışlanan uluslara adalet, sosyalist ekonomik model dünyada huzur sağlayacaktı.

Dünya genelinde bir türlü sonu gelmeyen ırk ayrımına çözüm için de son olarak Güney Afrika’da Mandela şahsında adalet arayışı söz konusu olmuştur.

Azınlık beyazların iktidarını siyahlar devraldı.

Beklenti, dünya genelinde ırk ayrımının son bulmasıydı.

Kısacası insan, bir yandan kavgalar ve adaletsizlikler sürerken diğer yandan adalete erişmek ve huzur bulmak için birçok alanda arayışını sürdürmüştür.

Yani bir yerde insan huzura erişmek için kendisini terbiyeye tabi tutmuştur.

Kutsal kitaplarda cehennem ateşi hatırlatılmıştır.

Eğitimde, “adalet” kavramı üzerinden “vicdan muhasebesine” sevk edilmiştir.

Yasalar çıkarılmıştır, idama varan cezalarla korkutulmuştur.

Romanlar, şarkılar, skeçler, çeşitli yayınlar, mizah dergileri, bunların tümü hemen hemen adaleti ve huzuru benimsemiş, insanı terbiye etmeyi hedeflemiştir.

Ne var ki bugüne dek yapılan hiçbir bilimsel çalışma insanı terbiye etmeye yetmemiştir.

Mesela dünyayı sömürüden kurtaracak gözüyle bakılan sosyalist sistem Sovyetlerde tutunamamıştır. Yaklaşık 70 yıl uğraşılmış ancak buradaki nüfus ikna edilememiştir.

Kutsal kitaplarda “haram”, “günah”, “mekruh” olarak kabul edilen birçok şey “inançlı” olduğunu söyleyenler tarafından daha fazla yapılıyor.

Biraz daha toprak elde etmek adına hiçbir ulus bir diğerine karşın insafa gelmiyor.

Irk ayrımı en modern ülkelerde bile bir şekilde halen kendisini gösterebiliyor.

Hangi ülkeye baksanız ekonomide, toplumda, yönetimde ve sistemde yine bir şekilde tıkanmalar, kimi yerde yüksek oranda aykırılıklar söz konusu.

Bundan “çok uğraşılmış ama insan terbiye olmamış” sonucunu mu çıkaralım, yoksa “terbiye ile huzurun ve adaletin mümkün olmayacağını” mı?

Ben ikincisini düşünüyorum. Çünkü sorunun teorilerden, eğitimden, dini tavsiyelerde ve diğer alınan önlemlerden kaynaklandığını sanmıyorum, bence insan davranışlarında başka bir şey aramak gerekir.

Neden insan bir türlü “iyiye” ikna olamıyor?

Bu sorunun cevabı önemlidir; eğitimle, şununla bununla bir ilgisinin olmadığı dünyadaki birçok pratik bize göstermiştir, peki öyle ise ne?

Eğer insan iyiye, doğruya ikna olmayı beceremiyorsa, neden halen “huzur teorileri” üretiyoruz?