Türkiye Siyasetinde Yeni Fay Hatları

Abone Ol

Türkiye siyaseti, uzun yıllardır alışık olduğu kutuplaşma ekseninin ötesine geçen yeni bir kırılma dönemine girmiş görünüyor. Artık tartışma yalnızca iktidar ile muhalefet arasında yaşanmıyor; aynı zamanda seçmen ile siyaset kurumu arasındaki güven ilişkisinin de yeniden tanımlandığı bir süreçten geçiliyor. Son dönemde yaşanan hukuki ve siyasi gelişmeler, özellikle ana muhalefet partisi üzerinde yoğunlaşan tartışmalar, siyasetin yönünü belirleyen önemli başlıklardan biri haline geldi. Kamuoyunda “mutlak butlan” tartışmaları yalnızca hukuki bir mesele olarak değil, aynı zamanda demokratik temsil ve siyasi meşruiyet açısından da değerlendiriliyor. Tartışmanın hukuki boyutundan bağımsız olarak asıl belirleyici olan, toplumun bu gelişmeleri nasıl okuduğudur. Çünkü demokrasilerde hukuk kadar, hukukun toplum nezdindeki algısı da siyasal sonuçlar üretir.

Bugün gelinen noktada, Yeni kurulacak partinin Genel Başkanı Özgür Özel’in siyasal performansı üzerine farklı değerlendirmeler yapılmaktadır. Bir kesim, Özel’in özellikle meydan siyaseti ve sert muhalefet diliyle muhalif tabanı konsolide ettiğini savunurken; bir başka kesim bunun kararsız seçmene ulaşmak için yeterli olmadığını ileri sürmektedir. Ancak bütün bu tartışmaların ötesinde, kamuoyu araştırmalarında görülen temel gerçek şudur: Türkiye’de seçmen davranışı giderek daha akışkan hâle gelmektedir. Parti aidiyeti zayıflamakta, performans odaklı oy verme eğilimi güçlenmektedir. Bu değişim en belirgin biçimde, İç Anadolu’da hissedilmektedir.
Uzun yıllar boyunca muhafazakâr siyasal kimliğin güçlü olduğu İç Anadolu’da ekonomik koşullar, gelir dağılımındaki bozulma, tarımsal üretimde yaşanan sorunlar ve genç nüfusun gelecek kaygısı, geleneksel oy verme davranışlarını etkilemektedir. Bu durum, seçmenin mutlaka parti değiştireceği anlamına gelmez; ancak koşulsuz desteğin yerini sorgulayan bir seçmen profiline bıraktığını göstermektedir.
Benzer şekilde Bölgede’ de farklı dinamikler dikkat çekmektedir. DEM Parti, yeni bir yapılanma ve siyasal söylem arayışı içerisindedir. Bununla birlikte saha gözlemleri, seçmenlar, sandık koruyucular, kanaat önderlerinin değerlendirmeleri ve çeşitli araştırmalar, parti ile toplum arasındaki ilişkinin geçmiş dönemlere göre daha fazla sorgulandığını göstermektedir. Özellikle genç seçmenlerde siyasal aidiyet yerine beklenti siyasetinin güç kazandığı ifade edilmektedir. Ancak burada önemli bir dengeyi gözden kaçırmamak gerekir. DEM Parti, yıllar içerisinde oluşturduğu yerel örgütlenme kapasitesi ve saha mobilizasyonu bakımından hala Türkiye’nin en disiplinli siyasal yapılarından birine sahiptir. Seçim dönemlerinde bu örgütlenme gücü, sandığa katılım oranlarını doğrudan etkileyebilecek önemli bir faktör olmaya devam etmektedir. Dolayısıyla partiye yönelik eleştiriler ile örgütsel kapasite aynı denklem içerisinde birlikte değerlendirilmelidir.
Belki de Türkiye siyasetinin en kritik başlığı artık oy değiştiren seçmen değil, sandığa gitmeyen seçmendir. 2023 Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekili Genel Seçimleri ile 2024 Yerel Seçimleri birlikte incelendiğinde, özellikle bazı bölgelerde sandığa gitmeyen seçmen oranının arttığı görülmektedir. Bu tablo yalnızca seçim istatistiklerinden ibaret değildir; aynı zamanda siyasal temsil krizinin de önemli göstergelerinden biridir. Bugün birçok kamuoyu araştırması, olası bir erken veya baskın seçimde katılım oranının belirleyici değişkenlerden biri olacağını ortaya koymaktadır. Eğer ekonomik sıkıntılar, siyasal kutuplaşma ve temsil krizine ilişkin algılar derinleşmeye devam ederse, sandığa gitmeyen seçmen sayısının daha da artması ihtimali göz ardı edilmemelidir. Bununla birlikte, bu tür projeksiyonların kesin sonuçlar değil, mevcut eğilimlere dayalı tahminler olduğu unutulmamalıdır. Bölgede sandığa gitmeme oranının artacağı endişesi hâkimdir.

Şimdilerde, siyasi dilin değiştiği, halkın temsil anlayışının yeniden şekillendiği ve yeni aktörlerin sahaya çıktığı bir dönemdeyiz. Ancak bu değişimin seçmende umut mu, yoksa yeni bir hayal kırıklığı mı oluşturacağı henüz netleşmiş değildir. Benim kişisel kanaatim, önümüzdeki süreçte seçimin kaderini yalnızca partilerin alacağı oy oranları değil, sandığa gitmeyi tercih etmeyecek seçmen kitlesinin büyüklüğü belirleyecektir. Özellikle son iki seçim döneminde gözlemlenen katılım eğilimleri, seçmenin önemli bir bölümünün siyasal sisteme yönelik mesafesinin arttığını göstermektedir. Eğer siyasi partiler toplumsal eleştirileri doğru okuyamaz, halkın gündelik sorunlarına samimi ve inandırıcı çözümler üretemezse, olası bir erken ya da baskın seçimde sandığa katılmama oranının mevcut tahminlerin de üzerine çıkacağı kanaatindeyim. Çünkü seçmen bazen tepkisini rakip partiye oy vererek değil, sandığa gitmeyerek gösterir. Bu sessizlik, çoğu zaman kullanılan bir oydan daha güçlü bir siyasi mesaj taşır. Bu nedenle önümüzdeki dönemin en kritik sorusu, hangi partinin daha fazla oy alacağı değil; hangi partinin sandıktan uzaklaşan seçmeni yeniden demokratik sürece dâhil edebileceğidir.
İktidar cephesi açısından da tablo dikkatle okunmalıdır. Çeşitli kamuoyu araştırmaları, iktidar blokunun ve onu destekleyen bazı siyasi partilerin geçmiş seçimlere kıyasla oy desteğinde gerileme yaşadığına işaret etmektedir. Bunun temel nedenleri arasında yüksek enflasyon, alım gücündeki düşüş, genç işsizliği, hukukun hukuksuzluğu, adaletin adaletsizliği, ve kamu hizmetlerine ilişkin memnuniyet düzeyi öne çıkmaktadır. Ancak Türkiye siyasetinin geçmişi göstermektedir ki seçim kampanyaları, aday profilleri ve son dönemde yaşanan gelişmeler seçmen davranışını önemli ölçüde değiştirebilir. Bu nedenle hiçbir anket tek başına seçim sonucu olarak okunmamalıdır.
Muhalefet açısından ise başka bir risk bulunmaktadır. İktidarın oy kaybetmesi, muhalefetin otomatik olarak iktidar olacağı anlamına gelmez. Siyaset boşluk kabul etmez. Güven üretmeyen, toplumun gündelik sorunlarına çözüm sunmayan, kendi iç tartışmalarını aşamayan muhalefet de seçmenin desteğini kalıcı hâle getiremez. Tam da bu nedenle Türkiye’nin önündeki muhtemel seçim, partilerin birbirleriyle yarışından çok, seçmeni yeniden sandığa götürme yarışına dönüşebilir.
Belki de 2027’ye giderken Türkiye siyasetinin en güçlü aktörü ne iktidar olacak ne de muhalefet. Asıl belirleyici olan, sessizliğini sandıkta gösterecek milyonlar olacaktır. Çünkü sandığa gitmeyen her seçmen yalnızca oy kullanmamış olmaz; aynı zamanda mevcut siyasal düzene, temsil anlayışına ve siyasi dile yönelik güçlü bir itirazını da sessizce ortaya koyar. Tarih, seçim sonuçlarının çoğu zaman konuşanlardan değil, susanlardan etkilendiğini defalarca göstermiştir. Siyaset kurumu bu sessizliği “ilgisizlik” olarak okumaya devam ederse, seçim gecesi karşılaşacağı tabloyu açıklamakta zorlanacaktır. Zira demokrasilerde bazen en yüksek ses, hiç konuşmayanların sessizliğidir. Ve unutulmamalıdır ki; sandığı kazananlar iktidar olabilir, ancak sandığa küsenleri yeniden demokrasiye kazandıramayanlar, geleceği inşa edemezler.
Türkiye siyaseti artık eski ezberlerle okunabilecek bir dönemden geçmemektedir. Kimlik siyasetinin etkisi sürse de ekonomik gerçeklikler, adalet algısı, kurumsal güven ve siyasal temsil kapasitesi her geçen gün daha belirleyici hâle gelmektedir.

Siyasetin önündeki asıl soru artık “Kim kazanacak?” değildir. Asıl soru şudur, toplumun değişen beklentilerini kim doğru okuyacak, kim bu beklentilere inandırıcı cevap verecek ve en önemlisi, sandığa gitmekten vazgeçen milyonlarca seçmeni yeniden demokratik sürecin parçası hâline getirebilecektir? Bu soruya cevap veremeyen hiçbir siyasi hareket, hangi geleneğe sahip olursa olsun, seçim gecesinin kazananı olamayacaktır. Türkiye’nin yeni siyasal denklemini belirleyecek olan da tam olarak bu olacaktır.