Son yıllarda Van'ın sokaklarında yürürken beni en çok rahatsız eden şey ne trafik ne de altyapı
eksiklikleri oldu. Beni asıl düşündüren, insanların birbirine hitap etme biçimi oldu.
Çarşıda, okul önlerinde, kafelerde, parklarda ve toplu taşıma duraklarında aynı manzarayla karşılaşıyorum.
Daha bıyığı terlememiş çocuklar, gençler ve hatta yetişkinler birbirleriyle konuşurken
küfürü sıradan bir iletişim dili gibi kullanıyor.
Öyle ki insan bazen tanımadığı insanların yanından
geçerken bile ağır hakaretlere ve aile bireylerini hedef alan sözlere istemeden kulak misafiri oluyor.
Daha da kötüsü, artık kimse buna şaşırmıyor.
Çünkü bir toplumda yanlış olan bir davranış sürekli tekrarlandığında zamanla normalleşir.
Normalleşen her yanlış ise bir süre sonra kültürün parçası hâline gelir.
Oysa bir şehrin kalitesini sadece yolları, binaları veya alışveriş merkezleri belirlemez. Bir şehrin
gerçek kalitesini, insanların birbirine nasıl hitap ettiği belirler. Dil bozulduğunda ilişkiler bozulur.
İlişkiler bozulduğunda ise toplum çözülmeye başlar.
Bugün birçok genç küfür etmeyi samimiyet, hakareti mizah, sert konuşmayı ise özgüven
sanıyor. Oysa gerçek özgüven bağırmakta değil, saygılı konuşabilmektedir. Karşındakini aşağılamadan
da güçlü olunabileceğini gösterebilmektedir.
Geçtiğimiz günlerde Yüzüncü Yıl Üniversitesi kampüsünde yürürken birkaç çocuğun sohbetine
denk geldim. Biri, "Annem rektörün odasında çalışıyor" diyordu. Diğeri, "Benim annem müdür yardımcısının yanında çalışıyor" diye cevap verdi. Bir başkası ise, "Babam rektörün yazıcısı " diyerek konuşmaya katıldı.
O an durup
düşündüm.
Bu çocuklar büyüdüklerinde neyin peşinden gidecekler?
Hakikatin mi?
Emeğin mi?
Adaletin mi?
Yoksa gücün, makamın ve nüfuzun mu?
Çocuklar dünyaya geldiklerinde torpili bilmezler. Adam kayırmayı bilmezler. Kimin makam sahibi
olduğunu da bilmezler. Bunları onlara biz öğretiriz.
Evlerde yapılan sohbetler, çocukların duyduğu cümleler ve büyüklerin olayları yorumlama biçimi
onların karakterini şekillendirir. Eğer bir çocuk sürekli olarak "Falancanın arkası sağlam", "Filancanın
adamı var", "O işi torpille aldı", "Makam sahibi olursan herkes sana saygı duyar" sözleriyle büyüyorsa
adalet duygusu zayıflar, güç duygusu büyür.
Bugün bazı kurumlarda liyakatten çok yakınlık ilişkilerinin konuşulması, makamların hizmet için değil
üstünlük aracı olarak görülmesi tesadüf değildir. Çünkü bu anlayış bir günde ortaya çıkmaz. Evlerde
başlayan bir kültür, zamanla kurumlara da yansır.
Bu yüzden mesele sadece küfür değildir.
Mesele kullandığımız bütün kavramlardır.
Çocuklarımıza saygıyı mı öğretiyoruz, korkuyu mu?
Adaleti mi öğretiyoruz, güce yakın olmayı mı?
Emeği mi öğretiyoruz, kısa yoldan yükselmeyi mi?
İşte geleceğimizi belirleyecek olan sorular bunlardır.
Bu tabloyu değiştirmek istiyorsak işe önce evlerimizden başlamalıyız. Çünkü her anne ve baba aslında
bir karakter inşa etmektedir.
Çocuklarımız bizden sadece konuşmayı öğrenmiyor; nasıl insan
olunacağını da öğreniyor.
Okullar akademik başarı kadar ahlaki ve sosyal gelişime de önem vermeli, aileler çocuklarına güzel
konuşmanın bir erdem olduğunu göstermeli, toplum ise makamı değil emeği alkışlamayı
öğrenmelidir.
Unutmayalım...
Bugünün çocukları yarının yöneticileri, öğretmenleri, memurları ve anne babaları olacak.
Onlara bugün hangi dili öğretirsek, yarın o dilde bir toplumla yaşayacağız.