Van sahnesinde, turne kapsamında Erzurum Devlet Tiyatrosu tarafından sahnelenen Sersemler Evi oyununu cumartesi günü matinede izleme fırsatı buldum. Mask oyunu olması sebebiyle ayrıca merak ettiğim bir yapımdı. Sözsüz anlatımın gücüne dayanan, beden dili ve mimik üzerinden ilerleyen yapımlar her zaman ilgimi çekmiştir. Ancak oyunun Van’daki karşılığı, ne yazık ki beklenen etkiyi yaratmadı.
Salon atmosferi, oyunun seyirciyle kurduğu bağ hakkında ilk ipuçlarını veriyordu. Başlangıçta makul sayıda bir izleyici kitlesi vardı; fakat oyun ilerledikçe salondaki hareketlilik dikkat çekmeye başladı. Yaklaşık 30. dakikadan itibaren izleyicilerin salonu terk etmeye başladığına tanık oldum. Final anına gelindiğinde salonda yalnızca 30–40 kişi kalmıştı. Bu tablo, yalnızca bireysel bir memnuniyetsizlik değil, toplu bir kopuşun göstergesiydi.
İzleyici yorumlarının düşük olması da tesadüf değil. Bu hâliyle oyunun izleyici puanının yükselmesi zor görünüyor. En temel sorun ise sözsüz bir oyunun bu coğrafyada seyirciyle güçlü bir bağ kuramaması. Mask tiyatrosu, fiziksel anlatımın yoğun olduğu, sembollerle ilerleyen bir türdür. Ancak sembollerin anlam kazanabilmesi için izleyicinin o anlatım diline aşina olması ya da en azından duygusal bir temas kurabilmesi gerekir. Bu noktada, kültürel köklerle temasın zayıf kaldığını düşünüyorum.
Oyunda kullanılan Erzurum motiflerinin, Erzurum’da mutlaka daha güçlü bir karşılık bulduğunu tahmin ediyorum. Yerel referanslar, o kültürü yaşayan seyirci için doğal bir bağ oluşturabilir. Ancak bir oyunu yalnızca yerel motiflerle ayakta tutmak mümkün değil. Turne mantığı zaten bir yapımın farklı coğrafyalarda da karşılık bulabilmesini gerektirir. Eğer anlatı, yerel ögelerin ötesine geçip evrensel bir duyguyu güçlü şekilde aktaramıyorsa, başka şehirlerde seyirciyle bağ kurmakta zorlanması kaçınılmaz olur.
Ben başka bir gözle baktığımda şunu görüyorum: Eğer hikâye sözle desteklenseydi, en azından belirli bölümlerde diyalog ya da anlatıcı kullanılsaydı, yüzlerdeki mimikler daha belirgin ve abartılı bir şekilde işlenseydi, ortaya çok daha keyifli bir komedi çıkabilirdi. Mask oyunu olmak, sözü tamamen dışlamak anlamına gelmeyebilir. Sessizlik güçlü bir araçtır; fakat doğru dozda kullanılmadığında seyirci için yorucu bir deneyime dönüşebilir. Özellikle mizah söz konusu olduğunda, ritim çok önemlidir. Ritmi yakalayamayan bir komedi, seyircinin dikkatini kaybetmeye başlar.
Son iki yılda izlediğim tiyatro oyunlarından edindiğim bir başka gözlem de şudur: Yabancı yönetmenlerin, bizim coğrafyada sahneledikleri oyunlar çoğu zaman beklenen karşılığı bulamıyor. Bunun temel sebebi, oyuna kendi kültürel bakış açılarıyla yaklaşmaları olabilir. Sahne dili, mizah anlayışı, dramatik yapı ve tempo algısı kültürden kültüre farklılık gösterir. Avrupa merkezli bir beden komedisi anlayışı, Anadolu’nun doğusunda aynı refleksle karşılanmayabilir.
Oysa her yörenin, her toplumun kendi özünde taşıdığı bir “genetik kültür” vardır. Seyircinin reflekslerini, mizah anlayışını, duygusal eşiklerini, hatta sessizlik karşısındaki sabrını bilmeden yapılan rejiler sahnede karşılık bulmakta zorlanıyor. Seyirci neye güler, neye duygulanır, ne zaman sıkılır? Bu soruların cevabı evrensel değildir; coğrafyaya göre değişir.
Tiyatronun evrensel bir dili vardır; evet. Beden dili, müzik, ritim ve görsel anlatım sınırları aşabilir. Ancak o dili yerel ruhla buluşturmadığınızda, sahnede kalan şey eksik bir anlatı oluyor. Evrensel olmak, yerelden kopmak anlamına gelmez. Aksine, yerelin içinden geçerek evrensele ulaşmak daha kalıcı bir etki yaratır.
Van gibi kültürel çeşitliliği yüksek, sahne sanatlarına ilgi duyan ama aynı zamanda kendi duygusal kodlarına sıkı sıkıya bağlı bir şehirde sahneye çıkan her oyunun, bu bağlamı hesaba katması gerekir. Seyirci yalnızca estetik bir gösteri izlemek istemez; kendinden bir şey görmek, hissetmek, yakalamak ister. O bağ kurulamadığında ise salon yavaş yavaş boşalmaya başlar.
Daha iyi oyunlar için, anlatılan hikâyenin sahnelendiği coğrafyayla bağ kurması şart. Turne yapan her yapımın, gittiği şehrin seyirci profilini, kültürel arka planını ve beklenti düzeyini analiz etmesi büyük önem taşıyor. Aksi halde sahnede teknik olarak başarılı bir iş çıksa bile, izleyicinin kalbine ulaşmak mümkün olmayabiliyor.
“Sersemler Evi” Van’da belki aradığı karşılığı bulamadı; ancak bu deneyim, tiyatronun evrensellik ile yerellik arasındaki hassas dengesi üzerine yeniden düşünmemize vesile oldu. Çünkü sahne yalnızca oyuncunun değil, seyircinin de alanıdır. Ve gerçek başarı, o iki alanın ortak bir duyguda buluşabildiği anda ortaya çıkar.