Ramazan geliyor…
Ama içimizdeki telaş, ne yazık ki ibadet için değil.
Sokaklar ışıl ışıl, sofralar çeşit çeşit…

Fakat kalpler ne kadar aydınlık, niyetler ne kadar berrak?
Ramazan; bir gösteriş mevsimi değildir.
Ramazan, sofraların yarıştığı bir ay hiç değildir.
Bu ay; lüksün, şatafatın, “kim daha güzel sofra kurdu” rekabetinin zamanı değildir.

Oysa biz Ramazan’ı; aç kalarak açın hâlini anlamak için beklemedik mi?
Nefsimizi terbiye etmek, kalbimizi yumuşatmak için değil miydi bu oruç?
Bir lokmanın kıymetini bilmek, bir yudum suyun şükrünü hissetmek için değil miydi?
Şimdi bakıyoruz…

On bir ay sofraya gelmeyen yemekler bu ayda seriliyor.
Etler, tatlılar, çeşitler ardı ardına diziliyor.
Sofralar dolu… ama o sofralarda kaç fakir var?
Kaç yetim, kaç kimsesiz, kaç gönlü mahzun insan o sofralarda yer bulabiliyor?
Zengin zengini çağırıyor, akraba akrabayı ağırlıyor.
Ama mahallenin sessiz yoksulu, kapısını çalmaya çekinen ihtiyaç sahibi yine yalnız kalıyor.

Ramazan; yemek yarışı değildir.
Ramazan; gönül yarışıdır.
Ramazan; gösteriş değil, paylaşmaktır.
İsraf değil, infaktır.
Şatafat değil, sadeliktir.
Tokluk değil, hâl anlamaktır.
Gelin bu Ramazan’da sofralarımızı küçültelim, kalplerimizi büyütelim.
Tabaklarımızı azaltalım, merhametimizi çoğaltalım.

Davet listelerimizi gözden geçirelim; bir zengini eksiltip bir yoksulu ekleyelim.
Unutmayalım…

Ramazan ayı, mideyi değil kalbi doyurma ayıdır.
Fakir fukaranın sofrada başköşeye oturduğu aydır.
Yetimin başının okşandığı, kimsesizin kapısının çalındığı aydır.

Eğer bu ayda sadece yemeklerimiz zenginleşip kalplerimiz fakirleşiyorsa,
Oruç bizi aç bırakmış ama olgunlaştırmamış demektir.

Bu Ramazan;
İsrafın değil kanaatin,
Gösterişin değil samimiyetin,
Lüks sofraların değil paylaşmanın ayı olsun.
Ve sofralarımızda sadece yemek değil,
Merhamet de bulunsun.