Kent kültürü; doğuştan gelen bir özellik değil, öğrenilen ve inşa edilen bir bilinçtir. Ailede başlar, okulda gelişir, sokakta sınanır. En çok da kriz zamanlarında kendini gösterir. Belli kriz dönemlerinde, ekonomik dar boğazlarda ya da doğal afetlerde… İşte o anlarda kentli olup olmadığımız ortaya çıkar. Çünkü ortak dertler, ortak sorumluluklar doğurur. Uygar kentlerin yolu; bireysel çıkarların değil, ortak yaşamın korunması fikrinden geçer. Başkasının hayatını kolaylaştırmanın en azından zorlaştırmamanın kendi hayatımızı da kolaylaştıracağını kavradığımız an, kentlilik bilinci filizlenmeye başlar.

Van, tarihiyle, coğrafyasıyla, kültürel çeşitliliğiyle güçlü bir kent potansiyeline sahip. Ancak potansiyel tek başına yeterli değil. Kent, onu sahiplenenlerle yaşar; sorumluluk alanlarla büyür. Van’da kentli olmak; Trafikte sadece kendi yolunu değil, başkasının güvenliğini de düşünmek, Kamusal alanı “kimsenin değil, hepimizin” olarak görmek, Farklı yaşam tarzlarına tahammül etmek değil, saygı duymak, Kentin sorunlarını yalnızca eleştirmekle yetinmeyip, çözümün parçası olmak demektir. Kent barışı; suskunlukla değil, karşılıklı anlayışla kurulur. Gürültü kirliliğinden çevreye, trafikten sosyal ilişkilere kadar her alanda barış, küçük bireysel tercihlerle başlar.

Kentlilik bilinci; güçlü yerel yönetimler kadar, aktif yurttaşlıkla mümkündür. Gönüllülük, sivil toplum, mahalle inisiyatifleri ve katılımcı mekanizmalar bu bilincin taşıyıcılarıdır. Kentte söz söyleyen herkesin, aynı zamanda sorumluluk alması gerekir. Van için de yol buradan geçiyor. Daha fazla slogan değil; daha fazla yüzleşme, daha fazla ortak akıl, daha fazla insani temas gerekiyor. Van’da kentli olmak, sadece “Vanlıyım” demekle değil, bu kentin ruhuna karşı ahlaki bir tutum geliştirmekle mümkündür.

Van’ı sevdiğini söylemek, onu tüketmek değil; onu korumayı, ona zarar vermemeyi ve herkes için yaşanabilir kılmayı savunmayı gerektirir. Kent sevgisi, söylemle değil davranışla ölçülür.

Kamusal alanı hoyratça kullanan, doğayı tahrip eden, tarihi ve kültürel mirası görmezden gelen anlayış; kente aidiyet değil, kente yabancılaşmanın açık göstergesidir.

Çünkü kent, sadece bugünün insanlarına ait değildir; geçmişten emanet alınmış, geleceğe borçlu olunan ortak bir yaşam alanıdır.
Van özelinde kent barışı meselesi, yalnızca toplumsal huzurla sınırlı değildir; gündelik hayatın dili, komşuluk ilişkileri, trafikteki sabır, sokaktaki selam, farklılıklarla bir arada yaşama iradesi ile doğrudan ilişkilidir.

Kent barışı bozulduğunda, bu çatlak önce sokaklara yansır, sonra evlerin içine girer. Kentteki gerginlik, aile içi ilişkileri zehirler; ailelerdeki çatışma ise tekrar kente geri döner. Bu bir döngüdür ve kırılmadığı takdirde derinleşir.

Bu noktada kente zarar verenleri açıkça teşhis etmek gerekir. Kent barışını bozanlar sadece fiziki tahribat yapanlar değildir. Artık ima etmenin, üstü kapalı konuşmanın zamanı geçti. Bu kentte kenti kişisel çıkar alanına çevirenler yalnız değildir; onları büyüten, koruyan ve görünmez kılan bir örtbas düzeni vardır. Kamu gücünü siyasetten aldığı yetkiyle dar çevrelere tahsis edenler kadar, bu sürece sessiz kalanlar, görüp susanlar ve “zamanı değil” diyerek gerçeği erteleyenler de sorumludur. Çünkü kentler en çok, suçtan değil suskunluktan zarar görür.
Daha düne kadar ekonomik hiçbir gücü olmayan kişi ve kurumların birkaç yıl içinde olağanüstü biçimde zenginleşmesi bir tesadüf değildir.

Bu servet artışlarının kaynağı, kimlerin eliyle ve hangi ilişkiler ağıyla mümkün kılındığı artık açıkça konuşulmalıdır. Sivil toplumu dışlayan, düşünsel üretimi boğan, farklı düşüneni düşmanlaştıran bu düzen; sadece adaleti değil, kentin vicdanını da çürütmektedir. Deşifre, bir intikam aracı değil; kent barışının ve toplumsal onarımın ön şartıdır. Eğer bugün gerçekler söylenmezse, yarın bu kentte ne güven kalır ne de birlikte yaşama iradesi. Susmak, artık tarafsızlık değil; açık bir ortaklıktır.

Gerçek kent barışı, hesaplaşma değil yüzleşme, inkâr değil sorumluluk alma kültürüyle mümkündür. Van’da kent barışı sağlanacaksa; önce herkes kendi payına düşen soruyu sormalıdır: Ben bu kente ne kattım, ne aldım ve neyi eksilttim? Bu sorunun samimi cevabı verilmeden ne toplumsal huzur ne de aile barışı kalıcı olabilir. Kent barışı ile aile barışı birbirinden ayrı düşünülemez. Kentte şiddetin, hak ihlallerinin, adaletsizliğin normalleştiği bir yerde aile içinde sağlıklı bir huzurdan söz edilemez.

Aynı şekilde, evlerinde öfkeyi, tahammülsüzlüğü ve sevgisizliği büyüten bireyler; kentin sokaklarına da aynı dili taşır. Bu yüzden barış, büyük politik kavramlardan önce evin içinden, sokağın köşesinden, mahalle kültüründen başlar.

Eğer bugün Van’da kentli olmanın ahlakı yeniden konuşulmazsa; birlikte yaşamanın dili yeniden kurulmazsa; yarın çok geç olabilir. Çünkü kentler sessizce çöker. Önce güven kaybolur, sonra dayanışma, ardından umut… Ve geriye sadece aynı coğrafyada ama birbirine yabancı insanlar kalır. Gerçek kentlilik bilinci, başkalarıyla birlikte yaşayabilme sanatıdır.

Van’ın ihtiyacı olan şey de tam olarak budur:
Birlikte yaşama iradesini yeniden hatırlamak, kenti korumayı bir vicdan meselesi haline getirmek ve barışı ertelememek, çünkü barış ertelendiğinde, bedelini en çok kentler, çocuklar ve kadınlar öder.