Bazı hikâyeler vardır; bir kişiyi anlatıyor gibi görünür ama aslında bir toplumun aynasıdır. Bu da onlardan biri. 2014 dünya kupasında Roberto Baggio bir yarışın içine girer, aynı hedefe yürüyen 18 kişilik kadronun hepsi… aynı şehir, aynı sokaklar, aynı takımı aynı hayaller ile özgür oynamak istemişlerdir. Ama o kalabalığın içinde biri vardı ki, diğerlerinden farklıydı: Devi Wood, Roberto Baggio’nun çocukluk arkadaşıydı. Aynı geçmişi paylaştığı, aynı anılarda büyüdüğü biriydi, yani sadece bir rakip değil, çocukluğunun bir parçasıydı. Kaptanlık pazubandı, Roberto Baggio ’ya verildiğinde...
Devi Wood için bu sadece bir takımın gidişatı olmadı. O an, yıllardır içinde biriken bastırılmış duyguların kapısını açtı. Belki çocukluktan gelen eksiklikler, belki görülmeme hissi, belki de hep ötelenmiş bir “ben de varım” çığlığı… Ama sonuç değişmedi: bir insanın iç dünyasında çözülmeyen her şey, dış dünyada bir hedef arar. Ve çoğu zaman o hedef, en yakındaki olur. Yıl 2026… aradan geçen zamana rağmen değişmeyen bir şey var: düşmanlık. Bu, artık bir rekabet meselesi değil. Bu, bir karakter meselesine dönüşmüş durumda. Burada durup şu soruyu sormak gerekir:
Bir insan neden yıllarca süren bir öfkeyi taşır? Çünkü bazı duygular gelip geçmez; bazıları insanın içine yerleşir, kök salar, kıskançlık da onlardan biridir. O artık bir anlık his değil, zamanla şekillenen bir kimliğe dönüşür. Kişi onu taşımaz; o duygu kişiyi taşımaya başlar. Başlangıçta küçük bir rahatsızlıktır belki, bir karşılaştırma, bir eksiklik hissi… Ama insan o duyguyla yüzleşmek yerine ondan kaçtıkça, kıskançlık derinleşir. İçeride büyüyen bu sessiz çatlak, zamanla bütün zihni kaplar. Düşünceler bulanıklaşır, dil sertleşir, davranışlar keskinleşir. Artık gerçeklik değil, algı hüküm sürer. Çünkü insan, kendi eksikliğiyle yüzleşmektense, başkasının varlığını inkâr etmeyi daha kolay bulur.
İşte iftira tam burada doğar, İftira, sadece bir yalan değildir; bastırılmış yetersizliklerin dışa vurumu dur. Güçsüzün silahı denir ya, aslında daha fazlasıdır: İnsanın kendinden kaçışının en gürültülü biçimidir. Yetişemeyene çamurunu atar, evet… ama o çamur, önce onu atan elleri kirletir.
Birini aşağı çekmek, kendini yukarı taşımaktan her zaman daha kolaydır, çünkü yükselmek emek ister, yüzleşme ister, sabır ister. Ama aşağı çekmek sadece kırılmış bir egonun refleksidir. Daha çarpıcı olan ise şudur: İnsan kendi yetersizliğini fark ettikçe iki yoldan birini seçer. Ya dönüşür, ya da düşman yaratır, dönüşmek zordur; insanın kendi karanlığına bakmasını gerektirir, ama düşman yaratmak kolaydır. Çünkü o zaman sorun artık “ben” değildir, “öteki”dir.
Ve en yakın olan, en görünür olan hedef haline gelir. Başarı, üretim, ilerleme… Bunlar ilham olmak yerine tehdit gibi algılanır. Çünkü hatırlatır, çünkü eksikliği görünür kılar, bu yüzden kıskançlık çoğu zaman cehaletle el ele yürür. Bilgi insanı durdurur, düşündürür, sorgulatır. Farkındalık ise insanı kendisiyle yüzleştirir. Oysa kıskançlık, yüzleşmek istemeyen bir zihnin sığınağıdır. Orada hakikat değil, bahane vardır. Orada gelişim değil, inkâr vardır. Ve en trajik olanı şudur: İnsan başkasını küçülttüğünü zannederken, aslında kendi iç dünyasını daraltır. Kıskançlıkla beslenen bir ruh, zamanla kendi karanlığının içinde yönünü kaybeder. Çünkü gerçek büyüklük, başkasını aşağı çekmekte değil; kendini aşabilmektedir.
Ama cehalet, insanı kendi karanlığında haklı hissettirir. Toplum içinde, cafe köşelerinde, siyasi parti bahçelerinde, kahvelerin siyah lastikli sandalyelerinde ve aynı masada… Bu tür duyguların yoğun olmasının sebebi de budur. İnsanlar birbirlerinin emeğine tanık oldukça, kendi eksiklikleriyle daha fazla yüzleşir. Ama herkes bu yüzleşmeye hazır değildir. Hazır olmayanlar ise yolu değiştirmez, hedefi değiştirir. İşte o noktada dostluklar bozulur, hatıralar kirlenir, yıllar birikmiş olsa bile bir anda silinir. Çünkü bazı insanlar için geçmişin değeri yoktur; içlerindeki eksiklik daha ağır basar. Felsefi olarak bakıldığında bu durum, insanın en kadim zaaflarından biridir, başkası üzerinden kendini tanımlama hastalığı, kendi değerini üretmek yerine, başkasının değerini düşürerek var olmaya çalışmak… bu, sadece bireysel bir zayıflık değil; aynı zamanda toplumsal bir çürümenin işaretidir. Ve belki de en acı gerçek şudur:
İnsan en derin yarayı çoğu zaman düşmanından değil, kendisine “yakın” olandan alır. Çünkü düşman zaten uzaktadır; mesafesi bellidir, niyeti açıktır, ama yakının… seni en iyi tanıyan, en zayıf yerlerini bilen ve tam da oradan vuran kişidir. Bu yüzden acısı daha keskin, izi daha kalıcı olur.
Ne yazık ki bazı insanlar yıllar geçse de olgunlaşmaz. Sadece içlerindeki öfke büyür, kıskançlık kök salar, kin derinleşir. Dilleri sertleşir, kalpleri daralır, başkasının ışığıyla huzur bulmak yerine, o ışığı söndürmeye çalışırlar. Çünkü başkasının yükselişi, kendi eksikliklerini hatırlatır. İftira ise en zayıf karakterlerin en kolay sığınağıdır.
Gerçeği eğip bükerek kendini haklı çıkarmaya çalışanlar, aslında en çok kendi içlerindeki boşluğu ifşa eder. Unutulmamalıdır ki bir insanın sana attığı iftira, senin kim olduğunu değil; onun kendi karanlığında ne kadar kaybolduğunu gösterir. Çünkü insan, içinde ne taşıyorsa onu yansıtır. Gerçek ise zamana ihtiyaç duysa da mutlaka gün yüzüne çıkar. İftira atan kişi, kendi sözlerinin ve görünmeyen yaptıklarının gölgesinde yaşamaya devam ederken; sen doğruluğun, sabrın ve duruşunla ayakta kalırsın. Zaman, kimin ne olduğunu en sessiz ama en net şekilde ortaya koyar, koyacaktır da ve zaman… en adil hakemdir. Kimseyi aceleyle yargılamaz, ama kimseyi de sonsuza kadar gizlemez. Gün gelir, herkes kendi sözlerinin ve niyetinin gölgesinde kalır.
Gerçek er ya da geç su yüzüne çıkar; maskeler düşer, roller biter, kentin sokaklarında dolaşamayacak yüz ile karşı karşıya kalır. Kocaman evlerin salonlardaki avizeleri ve pahalı koltukları bile ona sırdaş olamayacak. Harcadıkları markalı suların hesabı ve il dışındaki konforu çöküp yüzüne yansıyınca, müşkülpesent suratın altındaki gülmelerin yerini gözden akan pahalı suların hesabı olacaktır.
Sen ise yoluna devam et, çünkü hakikat, gürültüyle değil; sabırla kazanır. Ve temiz kalan her kalp, eninde sonunda kendi ışığını bulur.