Newroz’dan bu yana bir hafta geçti. Bu süreyi sadece bir bekleyiş olarak değil, bir sorgulama süreci olarak değerlendirdim. Alanlarda söylenenlerin hayata nasıl yansıdığını görmek için hem sosyal medyayı hem de çevremi dikkatle izledim, insanlarla konuştum. Ama gördüğüm şey şu oldu: Bu sürece dair ve konun muhataplarının kendilerine dönük bir öz eleştiri neredeyse yoktu;

Newroz meydanları yalnızca bir kutlama alanı değil, aynı zamanda kolektif hafızanın ve siyasal bilinçlerin sahneye çıktığı, halkın kendisini güvende his ettiği alanlardır. Bu tür anlarda söylenen sözler, yalnızca o anın coşkusuna değil, toplumun kendisiyle kurduğu ilişkiye de ayna tutar. Bu yıl meydanlarda yankılanan iki cümle ise alışıldık bir coşkudan fazlasını barındırıyordu: Herkes alkışladı, sloganlar yükseldi, sözler kalabalığın içinden geçip duvarlara çarparak geri döndü. Fakat tuhaf bir boşluk hissi vardı; çünkü o sözler herkes tarafından sahiplenildi, ama kimse kendini onların doğrudan muhatabı olarak görmedi.
İlk mesaj şuydu:

“Yetersiz ilişkilerden ve yetersiz anlamlardan kendimizi arındıralım.”
İkinci mesaj ise daha sert bir ton taşıyordu:
“Sizin yarattığınız değerler ve emek üzerinden bireysel ikbal peşinde koşanlar, sert kayaya çarpacaklar.” Bu iki cümle yan yana konulduğunda ortada sıradan bir eleştiri yoktu. Bu, bir siyasal kültür eleştirisi, hatta bir tür ahlaki muhasebe çağrısıydı. Fakat modern siyasetin en ilginç paradokslarından biri tam da burada ortaya çıkıyor: Toplum eleştiriyi alkışlar, ama öz eleştiriden kaçınır. Bugünün siyasal atmosferinde “yetersiz ilişkiler” ifadesi yalnızca bireysel kırgınlıklara ya da örgütsel zayıflıklara işaret etmiyor. Daha derin bir soruna dokunuyor: Güvenin aşınmasına, çünkü siyaset yalnızca programlar ve sloganlar üzerinden değil; güven, sadakat ve ortak anlam üzerinden yürür. Bu anlam üretimi zayıfladığında geriye çoğu zaman yalnızca pozisyonlar, hesaplar ve kısa vadeli çıkarlar kalır. İkinci mesaj ise bu sorunun daha çıplak bir tarafını gösteriyor du, kolektif emeğin bireysel kariyere dönüştürülmesi.

Tarihte birçok hareket en büyük krizini dış baskılardan değil, tam da bu iç dönüşümden yaşamıştır. Değerler bir mücadeleyle üretilir; fakat o değerler zamanla bazı aktörler için yalnızca bir basamak haline gelebilir. İşte o noktada hareketin dili ile bireyin hesabı birbirinden ayrılmaya başlar. Ancak bu yıl meydanlarda ilginç bir sahne daha vardı.

Eleştirinin gerçek muhatabı olması gerekenlerin bir kısmı, bu sözleri alıp sosyal medya vitrinlerine astı. Paylaşımlar, durum güncellemeleri, alıntılar… sanki eleştiri bir ayna değil de bir duvar yazısıydı; herkes başkalarına göstermek için paylaşıyordu. Özellikle mesajın hedefinde olması muhtemel bazı isimlerin bunu sosyal medya platformlarında ve WhatsApp durumlarında paylaşması, durumu neredeyse trajikomik bir tabloya dönüştürdü. Bir anlamda ok hedefi ararken, hedef okla fotoğraf çektiriyordu. Bu görüntü siyasetin eski bir hastalığını yeniden hatırlattı:

Eleştiriyi sahiplenmek yerine temsil etmek. Yani kişi eleştiriyi kendine yöneltmek yerine onu bir slogan gibi dolaşıma sokuyor. Böylece sözün keskinliği törpüleniyor, uyarı bir tür ahlaki dekor haline geliyor. Oysa Newroz meydalarında verilen mesajın asıl ağırlığı tam da burada yatıyordu. Bu sözler yalnızca birilerini uyarmıyordu; aynı zamanda bir ayna tutuyordu. Ama aynanın önünde durmak cesaret ister. Çünkü aynaya bakmak demek, soruyu başkasına değil kendine sormak demektir. Ne var ki siyasal kültürümüzde eleştirinin kaderi çoğu zaman aynıdır:

Herkes onu doğru bulur; ama kimse kendine yakıştırmaz. Herkes başını sallarken, kalbini geri çeker. Çünkü o sözler hep “ötekine” aittir, hep bir başkasının eksikliğine işaret eder. Bu yüzden meydanlarda yankılanan uyarı, alkışların arasında kaybolur; gürültü diner, ama yüzleşme hiç başlamaz. Ve sessizlik çöktüğünde geriye tek bir soru kalır: gerçekten arınmak isteyen var mı, yoksa herkes yalnızca arınmanın başkalarına yakıştığına mı inanıyor? İşte meselenin özü burada saklıdır. Çünkü insan, en yüksek sloganları atarken bile kendi içindeki boşluğu görmezden gelebilir. Oysa hakikat, kalabalıkların coşkusunda değil, insanın kendine yönelttiği acımasız sorularda filizlenir. Yetersiz ilişkilerden, yüzeysel anlamlardan kurtulmak bir niyet değil, bir bedel meselesidir, ve o bedel, alkışlarla değil, içtenlikle ödenir.

Bir hareketi büyüten şey sesin yüksekliği değil, vicdanın derinliğidir. Çünkü gerçek dönüşüm, başkalarını işaret eden parmaklar sustuğunda ve o parmaklar nihayet kendine döndüğünde başlar. Ve belki de en zor olan tam da budur. kendi eksikliğini görmek, kendi yetersizliğini kabul etmek ve yine de değişmeyi seçmek.

Sonuç olarak, mesele ne söylenen sözlerde ne de onları kimin alkışladığında, mesele, o sözlerin kimde yankı bulduğudur. Eğer herkes onları başkası için duymaya devam ederse, hiçbir şey değişmez. Ama biri, yalnızca biri bile, o sözleri kendine söylenmiş kabul ederse, işte o zaman, sessiz ama gerçek bir başlangıç doğar. O zaman mesele sadeleşir: Herkes, en başta “ben” diyerek kendini özeleştirinin süzgecinden geçirmedikçe hiçbir söz gerçek anlamına kavuşmaz. Değişim, kalabalıkların gürültüsünde değil, insanın kendi içindeki sessiz yüzleşmede başlar. Ve ancak o zaman, söylenenler bir başkasına değil, doğrudan bize ait olur.

Alkışın değil, sorumluluğun paylaşıldığı yerde siyaset yeniden anlam kazanır.