Yazmaya başlarken kendime bir söz verdim. Bildiklerimi bağırmadan anlatacağım. Kırmadan ama saklamadan yazacağım. İncitmeden ama örtmeden… Maskeler düşsün diye değil; gerçeğin yüzü görünsün diye.

Evraklar, videolar, tanıklıklar konuşsun diye. Kim olduklarını, nasıl yaşadıklarını, hangi sofralarda oturup en pahalı suları nasıl yudumladıklarını okurla paylaşacağım. Çünkü susmak, bilip de yazmamak, en çok yazana ağır gelir. Ben de o ağırlığı taşımamak için buradayım. Yani bazı gerçekler yüksek sesle değil, ince bir sızı gibi anlatılır. Ben o yolu seçtim, yazarken kimseyi kırmadan, kimsenin onuruna saldırmadan; ama kimsenin maskesini de sonsuza kadar yerinde bırakmadan… belgelerle, ressamın çizdiği renkli tanıklıklarıyla; hayatların görünen yüzüyle görünmeyeni arasındaki farkı göstermek için yazacağım. Çünkü suskunluk da bir tercihtir ve ben hakikatten yana olmayı tercih ettim.
Bir şehir kendini ele vermez, onu ele veren, gölgeleridir. Van’ın sabahları hâlâ aynı: göl kıyısında rüzgâr ince bir sızı gibi eser, dağlar susar, sokaklar ağır ağır uyanır. Fakat siluet değişmiş, göl çekilmiş, binalar yükselmiş, evlerinin m2’si büyümüş, memurluğu zoraki bitirilmiş ve bir anda zenginleşmiş ortakları hem kat hem (H) otobüsünün plakasını ise iş yapmadan devrini ve güzergahını almış ise yazmanın zamanı geliyor. Şimdilik bunlar burada dursun, arkası yarına…
Eskiden ufku bölen minarelerdi; şimdi beton kuleler, eskiden yükseklik, manevî bir çağrışım taşırdı; şimdi metrekare hesabıdır. Yüksekliğin anlamı değiştiğinde, şehrin ahlâkı da değişir.

Ama değiştirdiler… son yıllarda bu kentte dikkat çeken bir hız var, ne mi servetin hızı, bir zamanlar tek maaşla geçinen mütevazı hayatların, görevden ayrıldıktan sonra adeta mevsim atlar gibi servetin büyümesi, betonun kat kat yükselmesi… Araçların model model büyümesi… Ekonomik başarı mümkün müdür? Elbette, ama ekonomi doğası gereği sabırlıdır. Sabırsız büyüyen şey genellikle servet değil, ilişkidir. Şehirde artık iki tür mimari var: Biri görünen beton, diğeri görünmeyen ağ. Bir ortak merkezî güce yaslanır, diğeri yerel kudrete, biri Ankara’ya bakar, diğeri belediye koridorlarına, aralarında görünür bir mesafe, görünmez bir köprü vardır. Bu yeni düzen, eski feodalizmin modern versiyonudur. Ne gelenekseldir ne çağdaş; yalnızca çıkarcıdır. Tapu artık sadece mülkiyet belgesi değil; güç belgesidir. İmar planı, harita değil; kader çizimidir.

Ve kader artık cetvelle ölçülmektedir. Zenginleşmenin ilk bedeli hafızadır. Dün kim olduklarını, nereden geldiklerini, hangi sokaklarda yürüdüklerini unutanlar vardır. Bellek daralır; yüz daralır. Para büyüdükçe yüz küçülür.

Sonra estetik salonları devreye girer. Çizgiler törpülenir, kırışıklıklar silinir. Fakat ruh, makyaj kabul etmez. Birde diğer diğer zenginler, bir yandan korumaları, bir yandan gücünü torpidodan alan çok iyiler… Bir yandan gece kavgaları ile alkollü barları basanlar, protez yüzlerinin sertliği, bellerinde silahları, yanlarındaki takım elbiselilerin ellindeki, üzeri soyulmuş sopaları ile güç devşirmesi yapanlar…

Bu torpido şövalyelerinin, sabaha karşı barışları ise takdire şayandır. Bu şehir barışı çok iyi bilir., ama bu barış, halkın değil; ortaklığın barışıdır. Geceleri yükselen tansiyon, sabaha karşı masa başında düşer, arabulucular gelir, yüzdeler konuşulur, paylar dağıtılır ve bir dosya kapanır, bir kule daha yükselir. Ve böylece barış tapuya dönüşür, sorun sessiz sedasız ama herkesin bildiğini bir tek aile bilmez.

Mesele kişisel değildir. Mesele matematiksel. Bir kamu görevlisinin ayrılış tarihi ile mal varlığındaki sıçrama tarihi arasındaki mesafe ölçülebilir. Bir firmanın aldığı ihalelerin toplam bedeli hesaplanabilir. Birilerinin kendi isminin dışında aldığı doğrudan teminler, İhale yöntemleri, ortaklık yapılarındaki değişimler, imar planı kararlarının zamanlaması…Bunların tamamı veri üretir. Eğer ortaya çıkan tablo tesadüfse, zaten mesele yoktur. Ama eğer tekrar eden bir desen varsa, o artık bireysel başarı değil; sistematik bir organizasyondur. Şehirlerin kaderi bazen sokaklarında değil, excel tablolarında yazılır. Her beton nötr değildir.

Bazı betonlar yükselirken bir şeyi bastırır. Bu şehirde genç işsizliği konuşulurken, aynı dönemde hızla büyüyen kendini beğenmiş ve maskesi yakında düşecekler varsa;
Memur maaşının yetmediği bir ekonomide milyonluk projeler mantar gibi çıkıyorsa;

Sokaktaki insan geçim derdiyle susarken, yukarıdaki katlar büyüyorsa; O zaman yazmak bir tercih değil, zorunluluktur. Çünkü gerçekler konuşulmadığında büyür; konuşulduğunda temizlenir.

Son olarak, Van’ın gerçek zenginliği ne lüks araçlardır ne kuleler. Bu kentin zenginliği emeğidir, hafızasıdır, adalet duygusudur. Eğer insanlar çalışarak değil, yaklaşarak zengin olunduğuna inanırsa, asıl çöküş ekonomik değil, ahlâkî olur. Ve ahlâk çöktüğünde, en sağlam temel bile çatlar. Bir şehir servetle değil, güvenle ayakta durur.
Çünkü gölgeler uzadığında, güneşi suçlayamayız. Güneşi karartamazlar, bu sabırla ışığı artırmak gerekir.

Unutmadan “Kentin en şeffaf ve emeği ile çalışanlarının olduğu, ancak rakibi tarafından ilkesizce, RTÜK lisansının geciktirilmesi için yalan yanlış iftiralar sorgulanırken, sorgulayanların ekonomik geçmişi de, kamu vicdanında er ya da geç, birilerince anlatılacaktır..”
“Bugün iftira ile yol alanlar, yarın hesapla yüzleşmek zorunda kalabilir.”