Bazı insanlar yaşarken çevresine ışık saçar, gittikten sonra o ışık hafifler ama asla sönmez. Muhlis abi soyadı gibi kıymetli ve değer’ li insanlardandı. İsminin anlamı gibi yaşadı. Muhlis" kelimesi, "samimi, içten, dürüst, kalpten gelen bir bağlılık veya sadakatle hareket eden kişi" anlamına gelirmiş. Muhlis abi saf, samimi ve içten duygularla hareket ederdi. Bir çıkar gözetmeden doğru ve dürüst davranır, niyetinde temiz ve samimiydi, isminin anlamı gibiydi.

Onu tanıyan herkes, hem bilge kişiliğini hem de insana dokunan samimiyetini asla unutmaz. Dürükkaş (Muradiye-İsviran) doğumlu olan Mehmet Muhlis Değer, 27 Kasım 1963 yılında dünyaya gelmiş, hesenanlılar ailesinin Şéxki kolundan, toplum tarafından kıymet verilen sözüne itimat edilen Yusuf Değer’in oğluydu. Uzun yıllar memurluk yaptı, ancak onu tanıyanlar bilir, o sadece bir memur değildi. O, bulunduğu her ortamda sözü dinlenen, düşüncesine güvenilen bir kanaat önderiydi. Hayatın karmaşasında bile sakin kalmayı bilirdi.
Onu ilk kez babamın taziyesinde yakından tanıdım. O gün bir gün boyunca yanımda kaldı, ardından uzun bir sohbetimiz olmuştu. Bana dönüp, “Yazmayı bilmek için okumayı bilmeli, okumayı bilmek için yaşamayı bilmeli,” sözünü elinde bir takvim yaprağından okudu bana dönerek, kime ait olduğunu sordu. “Guy Debord,” dedim. Gülümsedi, bana uzun uzun baktı: O anda hem şakalaşıyor hem de bir gerçeği dile getiriyordu. Çünkü o, insanı dışıyla değil, iç dünyasıyla tanırdı. Bir başka gün, ona çok sevdiğim bir sözü söyledim “Yazmak yaşamak demek değildir, yaşamanın dışına çıkmaktır.” Bu Blaise Cendrars’ın sözüydü. Düşündü, sonra bana döndü: “Sen yazmalısın,” dedi. Ama ardından her zamanki içtenliğiyle uyardı: “Siyasetten uzak dur. Siyaset sana göre değil, derdi hep ” o cümlesi hâlâ zihnimde yankılanır.
Mehmet Muhlis Değer, ailesine yürekten bağlı bir insandı. Özellikle kızlarından bahsederken yüzünde bambaşka bir ifade belirirdi; gözleri parlar, sesi yumuşar, sanki o anda bulunduğu yerden uzaklaşıp bir baba hatırasına dalardı. “Onları çok severim,” derdi, sonra kısa bir sessizlik olurdu. O sessizlik, içinde hem gururu hem de endişeyi taşırdı.
Çünkü her baba gibi, o da kızlarının mutluluğunu kendi mutluluğunun önüne koyardı. Onlardan söz ederken kelimeleri dikkatle seçerdi, bazen hiç konuşmazdı; çünkü onun sevgisi kelimelere sığmayacak kadar derindi. Onun sessizliği, babalığın en saf hâliydi içinde özlem, koruma isteği ve dualar gizliydi. Mehmet Muhlis Değer’in babalığı, gösterişli bir sevgi değil; saygıyla, içtenlikle ve dua ile yaşanan bir sevgiydi.

Bir gün beni aradı. Sesi her zamanki gibiydi; sakin, ölçülü ama içinde belli belirsiz bir hüzün vardı. “Hafta sonu merkezde buluşalım,” dedi. “Bir mesele var, seninle paylaşmak istiyorum.” Buluştuğumuzda konuyu açtı. Muradiye’nin bir köyünde iki ailenin arasındaki bir barış sürecine katılmış, ama süreç sonuçsuz kalmıştı. Bu durum onu derinden etkilemişti. Oysa birçok insan için sıradan bir köy anlaşmazlığı gibi görünen bu mesele, onun yüreğinde bir yara gibiydi. “Ben aralarını bulamadım,” dedi, “ama içim el vermiyor, bu iş böyle kalmamalı. Barış, sadece iki aile arasında değil; köyün huzuru, çocukların geleceği, insanın iç huzuru için gereklidir.” İşte o cümleler, onun kim olduğunu anlatmaya yeterdi. Mehmet Muhlis Değer, bir barışı sadece iki taraf arasında yapılan bir uzlaşı değil, insanın vicdanında kurulan bir köprü olarak görürdü. O, barışı bir görev değil, bir vicdan meselesi olarak ele alırdı.

Mehmet Muhlis Demi̇r.jpg (1)

“Ben isterdim ki bu topraklarda kavga değil, selam sesi
yankılansın,” derdi.
O gün de aynı inançla konuşuyordu. Bu süreci yürütürken benden destek istedi. “Ama,” dedi, “bunu kimse bilmesin. Bu işte isim önemli değil, niyet önemli.” Ne kadar asil bir bakıştı bu… Kendisi için bir paye, bir övgü, bir görünürlük aramıyordu. Barışın gerçekleşmesi yeterdi. Çünkü o, iyiliği sessizlik içinde yapmayı erdem sayardı. Ben o dönem meclis başkanıydım. Onun bu isteğine kayıtsız kalamazdım. Konuyu birkaç ileri gelenle paylaştım, onların da desteğini aldım. Ardından uzun görüşmeler, arabuluculuklar, ziyaretler başladı. Ve sonunda barış, Muhlis Abinin, Muhlis Değer’in sabrı, inancı ve insan sevgisiyle sağlandı. O süreci bizzat yaşadım; defalarca umudun tükendiği anlar oldu ama o hiçbir zaman vazgeçmedi. Bir keresinde, “Bazı işler sonuç almak için değil, doğru kalmak için yapılır,” demişti. İşte bu sözü, onun bütün karakterini özetliyordu. Barış sağlandığında beni aradı. Sesi o gün her zamankinden farklıydı; içinde yorgunluk kadar huzur da vardı. “Oldu,” dedi, “barış sağlandı. Artık çocuklar birbirinin gözünün içine korkmadan bakacak.” Ve sonra o bilge cümlesini kurdu: “Barış, düşmanı yok etmek değil; düşmanlığı gereksiz kılmaktır.”
O gün beni arayıp teşekkür etti.
21 Şubat günü, soğuk bir kış sabahıydı. Hava ayaz, gökyüzü griydi. O gün, sanki doğa bile sessizliğe bürünmüştü. Muhlis Abi’ in hayata veda ettiğini duyduğumda, içimden geçen ilk cümle “Erken oldu,” demekti. Çünkü bazı insanlar, ölüme bile erken gider. Onların varlığına o kadar alışmışızdır ki, gidişleri bir eksilmeden çok, bir boşluk bırakır. Soğuk kış günlerinde toprağın altına bırakılan bir bilge, aslında sadece bedeniyle değil, hikâyeleriyle, düşünceleriyle, insanlara kattıklarıyla da uğurlanır. Muhlis Abi’de de öyleydi. Arkasında büyük bir miras bırakmadı belki ne servet, ne makam… Ama bıraktığı insanlık mirası her şeyden büyüktü. Bir tebessüm, bir nasihat, bir barış, bir dostluk… İnsanlara değer veren bir adamın ardından kalan şeylerdi bunlar. O, yaşamı boyunca sessizdi; gösterişten uzak, içten ve derindi. Ama ölümünün ardından bile sessizliğini sürdürdü. Sanki “Benim için ağlamayın, yeter ki barış içinde yaşayın,” der gibiydi. Onu tanıyan herkes, o gün yalnızca bir dostu değil, bir rehberi, bir vicdan sesini kaybetti. Ben o gün, rüzgârın uğultusunda onun sesini duydum sanki:
“Bazı insanlar ölmez, sadece sessizliğe çekilir.” Evet, o sessizliğe çekildi. Ama bıraktığı sözler, yaptığı barışlar, gösterdiği insanlık hâlâ aramızda dolaşıyor. Bir köyün huzurunda, bir dostun hatırasında, bir kız çocuğunun babasını anarken gözlerinde beliren yaşta yaşıyor. 21 Şubat sadece bir ölüm tarihi değil; bir bilgenin son dersiydi bize, ve o ders şuydu:

“İnsanın ardında bıraktığı en büyük iz, gönüllerde
bıraktığı huzurdur.”
Ruhu şad olsun. Tanrı ruhuna sonsuz barış versin… O, kelimelere, barışa ve insan sevgisine inananların yüreğinde yaşamaya devam edecek.

Not: “Bu yazı, Hesenanlılar ailesinin büyüklerinden Mehmet Muhlis Değer’in hatırasına ithaf edilmiştir.”