İran’ın ve Ortadoğu’nun semalarında patlayan her bomba bize aynı acı gerçeği hatırlatıyor:
Ölen çocukların mezhebi olmaz.
Bir annenin ağıdı Sünni ya da Şii değildir.
Bir çocuğun kanı, hangi mezhepten olduğunu söylemez.
Ateş düştüğü yeri yakar ama acısı bütün insanlığın yüreğine düşer.
Bugün ne yazık ki bazı kör mezhepçiler, marjinal din tüccarı sözde hocalar; Müslüman çocukların başına yağan Amerikan ve İsrail füzelerine sessiz kalmakla yetinmiyor, bir de mezhep nefreti körükleyerek bu zulme alkış tutuyor. Oysa bu tavır, farkında olsunlar ya da olmasınlar, zalimin değirmenine su taşımaktan başka bir şey değildir. Bu, mazlumun değil zalimin safında durmaktır.
Gerçeği açıkça söylemek gerekir:
Bugün mezhep fitnesini büyüten, Müslüman halklara öfke kusan herkes; emperyalist projelerin gönüllü bekçiliğini yapmaktadır. Amerikan emperyalizminin ve siyonist İsrail’in gönüllü taşeronluğunu üstlenmektedir.
İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu yaptığı konuşmalarda hem Sünni hem de Şii İslam’ı bir tehdit olarak göstermiştir. Bu sözler bize çok açık bir şeyi anlatır:
Onların hedefi mezhepler değil, Allah’ın birliğine ve Hz. Muhammed’in peygamberliğine inanan herkestir.
Yani mesele mezhep değildir.
Mesele, İslam’ın ve bu coğrafyanın diz çöktürülmek istenmesidir.
Ama biz ne yapıyoruz?
Araplar, Türkler, Farslar ve Kürtler…
Aynı kıbleye yönelen, aynı kitaba iman eden, aynı Peygamber’in ümmeti olan insanlar; küçük farklılıkları büyüterek birbirine öfke kusuyor. Oysa gerçek tehdit kapımıza dayanmışken, içimizdeki bu ayrılık en büyük zayıflığımız oluyor.
Oysa hatırlamamız gereken çok büyük bir hakikat var:
Biz ne Sünni’yiz ne Şii…
Biz önce Müslümanız.
Bizim kimliğimiz mezheplerin dar kalıplarına sığmayacak kadar büyüktür. Çünkü bizi bir araya getiren şey; aynı kıbleye dönmemiz, aynı kitaba iman etmemiz ve aynı Peygamber’in ümmeti olmamızdır.
Bugün İslam coğrafyasında akan kanın sebebi çoğu zaman mezhepler değildir.
Sebep, mezhepler üzerinden büyütülen ayrılıklardır.
Oysa bizi ayıran değil, birleştiren bir hakikat vardır:
“La ilahe illallah Muhammedun Resulullah.”
Gazze’de İran'da ölen çocukların mezhebi sorulmadı.
Suriye’de, Irak’ta, Yemen’de toprağa düşen canların kimliği sorulmadı.
Bombalar düşerken kimseye “Sünni misin, Şii misin?” diye sorulmadı.
Ama ne yazık ki biz bazen birbirimize bunu soruyoruz.
Oysa ümmet olmanın anlamı şudur:
Aynı acıya yanmak, aynı dua ile elleri semaya kaldırmak ve aynı safta durabilmektir.
Bir çocuğun gözyaşını kendi evladının gözyaşı gibi hissedebilmektir.
Kur’an’da şöyle buyrulur:
“Şüphesiz ki müminlere karşı en şiddetli düşmanlığı gösterenleri Yahudiler ve Allah’a ortak koşanlar olarak bulursun.” (Maide 5:82)
Bu ayet bize çok açık bir gerçeği hatırlatır:
Müminlerin parçalanması, düşmanların en büyük arzusudur.
Bu yüzden bugün yapılması gereken şey çok açıktır.
Sünni ile Şii’nin, Türk ile Arap’ın, Kürt ile Fars’ın birbirine değil; zulme karşı omuz omuza durmasıdır.
Çünkü tarih bize defalarca gösterdi:
Müslümanlar ayrıldığında şehirler düşer, çocuklar ölür, anneler yetim kalır, topraklar işgal edilir.
Ama Müslümanlar birleştiğinde hiçbir güç bu ümmeti diz çöktüremez.
Bu yüzden biz diyoruz ki:
Bizim adımız mezhep değil, ümmettir.
Bizim kimliğimiz ayrılık değil, İslam’dır.
Biz ne Sünni’yiz ne Şii…
Biz Müslümanız.
Ve bir gün bu coğrafyada çocuklar ölmediğinde, anneler ağlamadığında ve ezanlar korkusuzca yükseldiğinde; işte o gün gerçekten ümmet olduğumuzu hatırlayacağız.