Bugün dünya, tarihin en ağır imtihanlarından birinden geçiyor. İnsanlık, sadece bir savaşın değil; aynı zamanda vicdanın, adaletin ve insanlık onurunun sınandığı bir dönemin içinden geçiyor.
Benjamin Netanyahu’nun yürüttüğü saldırgan politikalar, yalnızca bir coğrafyayı değil, bütün insanlığın huzurunu tehdit eden bir noktaya ulaşmış durumda. Bir avuç toprağı büyütme hırsı, milyonlarca insanın hayatını karartan, şehirleri harabeye çeviren ve çocukların umutlarını yok eden bir trajediye dönüşmüş durumda.
Bu tabloya bakan dünya ise çoğu zaman sessiz. Sekiz milyar insanın yaşadığı bir gezegende, birkaç siyasi kararın milyonların kaderini belirlemesi, insanlığın en büyük çelişkilerinden biri olarak karşımızda duruyor.
Daha da acı olanı ise küresel sistemin sözde liderlerinin bu tablo karşısındaki tavrıdır. Yıllarca “demokrasi”, “özgürlük” ve “insan hakları” söylemleriyle dünyaya ders vermeye çalışan güçlerin bugün sergilediği suskunluk, aslında kurdukları düzenin ne kadar kırılgan ve samimiyetsiz olduğunu ortaya koymaktadır.
Özellikle Donald Trump döneminde ortaya çıkan politikalar, Amerika’nın dünyadaki güvenilirlik algısını ciddi şekilde sarsmıştır. Bir zamanlar “uluslararası düzenin garantörü” olarak sunulan bir ülke, bugün birçok toplumun gözünde çıkarları uğruna her türlü gerçeği eğip bükebilen bir güç olarak görülmeye başlamıştır.
Güven, devletlerin en büyük sermayesidir. Tanktan, uçaktan, füzeden daha güçlü olan şey; güvenilir olmaktır. Bir ülke söz söylediğinde dünyanın buna inanmasıdır. Ancak bugün gelinen noktada, bu güven duygusu büyük ölçüde aşınmıştır.
İnsanlar artık şunu sorguluyor:
Gerçekten anlatıldığı gibi mi bu dünya?
Yoksa yıllarca bize anlatılan hikâyeler, güç sahiplerinin kurduğu büyük bir algı düzeninin parçası mıydı?
Bugün birçok insan için cevap nettir. Gerçekler yavaş yavaş görünür hale gelmiştir.
Bir ülkenin büyüklüğü; sahip olduğu silahlarla değil, savunduğu değerlerle ölçülür. Adaletin olmadığı yerde güç sadece korku üretir. Korku ise bir düzen kurmaz; yalnızca geçici bir hâkimiyet sağlar.
Tarih bize şunu defalarca göstermiştir:
Zulümle kurulan düzenler uzun ömürlü olmaz.
Bugün güçlü görünenler yarın hesap vermek zorunda kalabilir. Çünkü insanlık hafızası sandıklarından daha derindir. Acılar unutulmaz, adalet er ya da geç kapıyı çalar.
Dünyanın gerçek ihtiyacı daha fazla silah değil; daha fazla vicdandır.
Daha fazla güç değil; daha fazla adalettir.
Ve insanlık, bir gün bu vicdanı yeniden ayağa kaldırmak zorunda kalacaktır.
Çünkü sekiz milyar insanın yaşadığı bir dünyada, birkaç kişinin hırsı bütün insanlığın kaderi olamaz.