Her sabah aynı sesle uyanıyoruz: Telefon alarmının acımasız tınısı… Gözlerimizi daha tam açamadan ilk işimiz ekranı kontrol etmek oluyor. Kaç bildirim gelmiş, kim ne yazmış, dünyada ne olup bitmiş? Yatağın sıcaklığını bile terk etmeden şehrin hızına karışıyoruz. Birkaç dakika sonra kendimizi sokağın telaşında buluyoruz: Otobüs durağı, minibüs, özel araç ya da kırmızı ışıkta bekleyen o uzun kuyruklar… Kent içi ulaşım akla gelince insanın içinden “Yine mi?” demek geliyor. Aynı yüzler, aynı koşuşturma, aynı bitmeyen acele. Bu şehirde zaman kimseye ait değil; hepimiz adeta onu kaybetmek için yaşıyoruz.
Ne yaparsak yapalım kent bizden daha hızlı. Ne kadar erken çıksak, planlasak, koştursak da günün sonunda hep bir yere yetişememiş gibi hissediyoruz. Trafikte eriyen saatler, yolda kaybolan dakikalar, mesai arasında sigara molalarında tükenen ömürler… Hepimiz biliyoruz aslında: Kent, yalnızca hayatımızı değil, zamanımızı da tüketiyor. Daha kötüsü, bu kaybı olağan karşılamayı öğrendik. Kalabalığın içinde görünmezleşiyoruz. Sabah saatlerinde peş peşe dizilmiş araçlar birbirine yakın ama insanlar birbirinden kopuk… Herkes kendi telefonuna, kendi kulaklığına, kendi iç dünyasına sığınmış. Bedenler bir arada; ruhlar çoktan uzaklaşmış. Bu kadar kalabalık içinde insanın bu kadar yalnız hissetmesi şaşırtıcı değil.
Sorun sadece yalnızlık da değil. Kent, zamanı parçalara ayırarak un ufak ediyor. Saatler, biraz trafikte, biraz kuyruklarda, biraz da anlamsız bekleyişlerde eriyip gidiyor. “Bugün hiçbir şey yapamadım” diyenlerin sayısı artık bir hayli fazla. Oysa gün hâlâ 24 saat. Kaybolan şey zaman değil; belki de biziz. Hayatımızı başkalarının temposuna göre düzenliyoruz. Şehir bize hız dayatıyor, biz hızlandıkça yaşamayı unutuyoruz. Bir çayı sakin içmeye, bir parkta yürüyüşe çıkmaya, yüzümüzü kaldırıp gökyüzüne bakmaya bile fırsat bulamıyoruz. Aslında fırsat var; ama içimizdeki o bitmeyen suçluluk duygusu izin vermiyor: “Durursam geri kalırım.” Belki de asıl kayıp burada. Koşarken, yetişirken, bir şeylere “yetmeye” çalışırken kendimize yetemiyoruz.
Elbette kent bir günde değişmeyecek. Trafik azalmayacak, kalabalık seyrekleşmeyecek, beton yığınları bir sabah ansızın bahçelere dönüşmeyecek. Ama bizim zamanla kurduğumuz ilişki değişebilir. Günün içine kendimize ait küçük anlar sıkıştırabiliriz. Bir çayı acele etmeden içmek, bir sokak müzisyenini dinlemek, kısa bir yürüyüşe çıkmak, bir ağacın yapraklarına dalıp gitmek… Bunlar küçük gibi görünür; ama zamanı geri kazanmanın belki de tek yolu budur. Kentin ritminden bir anlığına da olsa uzaklaşmak, nefes almak iyi gelebilir.
Çünkü bu şehirde zaman gerçekten kayboluyor. Fakat istersek onu yeniden bulabiliriz. Yeni insanlar tanıyabilir, iyi dostluklar kurabilir, bizi yoran yüzlerden uzak durabiliriz. Kentin sinemalarında, senaristlerin kaleme aldığı filmleri izleyerek bile kısa bir mola verebiliriz.
Sonuçta mesele zamanı kaybetmek değil; zamanı yeniden sevmeyi öğrenmek. Bir kentin gerçek yüzü gökdelenlerinde değil, çalınmasına izin vermediğimiz küçük anlarda saklıdır.