Van’da son zamanlarda yaşananlar, sadece ekonomik bir krizin sonucu değil; ahlaki bir çöküşün, vicdani bir suskunluğun açık göstergesidir. Şehrimizin üzerine kara bir gölge gibi çöken tefecilik düzeni, artık münferit vakalar olmaktan çıkmış, toplumsal bir yaraya dönüşmüştür.
Her geçen gün yeni bir mağdur, yeni bir yıkım hikâyesi duyuyoruz. Borçla başlayan bu hikâyeler, çoğu zaman yuvası dağılan ailelerle, iflas eden esnaflarla, kararan umutlarla son buluyor.
Ama işin en acı tarafı şu: Bu ahlaksızlık öyle bir noktaya geldi ki, para yerine insan onurunun, hatta namusun pazarlık konusu yapıldığı bir karanlığa sürüklendik. Bunu yazmak bile insanın kalemini titretiyor.
Bu bir ticaret değil.
Bu, açıkça zulümdür.
Herkes biliyor…
Van’da kimlerin tefecilik yaptığını da biliyoruz, kimlerin bu yolla insanların hayatını cehenneme çevirdiğini de. En acısı da şu: Bu isimler gizli saklı değil.
Aksine, çoğu toplum içinde itibarlı, sözü dinlenen, hatta “örnek insan” gibi gösterilen kişiler. Sosyal medyalarına bakıyorsunuz; Kâbe fotoğrafları, ihramlı pozlar, dini mesajlar…
Dindarlık görüntüsüyle süslenmiş bu hayatların arka planında gözyaşı, çaresizlik ve yıkım var.
Van’da iflas eden her esnafı dinleyin; hikâyelerin bir yerinde mutlaka bir tefeci çıkar karşınıza. Bankalar masum mu? Elbette değil. Ama bankanın soğuk yüzü bile, tefecinin acımasızlığıyla kıyaslandığında daha merhametli kalıyor.
Çünkü tefeci, sadece paranı değil; onurunu, umudunu, geleceğini de alıyor.
Daha da iç yakıcı olan, bu zulmü “ticaret” adı altında meşrulaştırmaya çalışan sözde din yorumcularıdır. Altını, dövizi, arabayı pahalıya satıp anında daha ucuza geri almayı “helal kazanç” diye anlatan bu zihniyet, yapılan zulmün ortağıdır. Din, mazlumu korumak için vardır; zalimi aklamak için değil.
Bugün geldiğimiz noktada tefeciler kanaat önderi gibi görülüyor. Camilerde en ön saftalar, toplantılarda baş köşedeler.
Oysa İslam, tefeciliği en ağır biçimde lanetlemiştir. İnsanların çaresizliğinden beslenmek, dinimizde büyük günahlardandır. Ama ne yazık ki, paranın itibarı, ahlakın ve vicdanın önüne geçmiş durumda.
Asıl soru şu:
Tefecilerin söz sahibi olduğu bir düzende, mazlumun sesi kim olacak?
Bu çürümüş düzenin oluşmasında hepimizin payı var. “Dava” diyerek, davayla ilgisi olmayan; çıkarcı, sinsi zenginleri baş tacı ederseniz, bugün yaşadığımız tablo kaçınılmaz olur.
Onlar birbirini kollarken, olan yine garibana, esnafa, emekçiye olur.
Bu noktada susmak, tarafsız kalmak değildir.
Susmak, suça ortak olmaktır.
Gerçek kanaat önderleri; servetiyle değil, vicdanıyla büyüyenlerdir.
Halkın sırtına yük olanlar değil, halkın yükünü alanlardır. Tefecilikle zenginleşenler değil; adaletle, merhametle yol gösterenlerdir.
Yazıyı bitirirken insanın içinden isyan etmek geliyor ama kelimeler boğazda düğümleniyor.
Bir şehir düşünün; paranın putlaştırıldığı, vicdanın susturulduğu…
Ve insan ister istemez şunu söylüyor:
Vay halimize…