Yaşadıklarımız kefilimizdir. Ben bu coğrafyada doğdum, büyüdüm, olgunlaştım. Her taşında bir hikâye, her rüzgârında bir sitem gizli bu yerin. Bizim kaderimiz biraz da birbirimize benzer: çok şey görür, çok şey yaşar ama az şey paylaşırız. Çünkü burada dayanışma hep ertelenir… Oysa eskiden öyle değildi. Birinin kapısında duman tütüyorsa, komşusu “bir tabak da bize düşer mi?” diye değil, “acaba yardıma ihtiyacı var mı?” diye bakardı. Şimdi ise herkesin eli var ama kimsenin eli kimseye uzanmıyor. Artık, burada dayanışma hep ertelenir, acılar da hep bireyseldir. Herkes kendi yangınını sessizce söndürür, kimse kimsenin dumanını fark etmez. Oysa bir araya gelsek, belki kül değil, yeniden filiz olurduk.
Ben gördüm; bir komşunun yıkılan evinin önünden geçip, bakışlarını kaçıran insanları. Gördüm; bir emekçinin hakkını ararken yalnız bırakılışını. Ve en çok da gördüm; suskunluğun nasıl örgütlendiğini, nasıl normalleştiğini. Bu topraklarda “birlikte iyileşmek” lafı çok söylenir ama az yaşanır. Belki korkularımızdan, belki alışkanlıklarımızdan, belki de içimize işleyen o çaresizlik hissinden. Ama ne olursa olsun, birbirimize uzaklaştıkça biraz daha kaybettik insan yanımızı. Yaşadıklarım bana şunu öğretti: İnsanın kurtuluşu, kendi yalnızlığını aşabildiği anda başlıyor. Bir el uzatmak, bir yüreğe dokunmak, sadece karşındakini değil seni de iyileştiriyor.
Fakat biz, acının içinde kalmayı öğrendik; dayanışmanın, değişimin sorumluluğundan kaçmayı seçtik.
Ben artık inanıyorum ki; yaşadıklarımız sadece geçmişin değil, geleceğin de kefili. Eğer bugün susarsak, yarın da aynı sessizliğin içinde boğulacağız. Ama konuşursak, direnç gösterirsek, bir araya gelirsek belki o zaman bu coğrafya da nefes alacak. Belki o zaman “biz” yeniden anlam kazanacak. Çünkü her acı, bir uyanışa gebedir. Ve ben, bütün yaşadıklarımla buna tanığım. Yaşadıklarımız kefilimizdir. Hem düşüşlerimize, hem de ayağa kalkışlarımıza.
Yaşadıklarımız kefilimizdir… Biz bu coğrafyada acının, umudun, yoksulluğun ve direncin harmanında büyüdük. Her sabah bir umutla uyandık, her akşam bir eksikle yattık. Kötü günlerimiz hiç eksik olmadı ama birbirimize omuz olmayı da bir türlü beceremedik. Birimiz düştüğünde, diğerimiz seyirci kaldı. Birimizin sesi kısıldığında, diğerimiz duymamış gibi yaptı. Belki korktuk, belki alıştık, belki de “bana dokunmayan yılan” dedik. Ama ne olursa olsun, bu sessizlik en çok bizi tüketti. Oysa birlikte olsak, dayanışsak, birbirimize inansak…
Belki bu kadar kırılmaz, bu kadar yalnız kalmazdık. Bir komşunun kapısını çalmak, bir dostun elini tutmak, bir yabancının derdini dinlemek bu kadar zor olmamalıydı.
Ama biz, zamanla unuttuk insan olmanın en güzel yanlarını. Yine de umut var. Çünkü hâlâ içimizde bir yerlerde, “birlikte iyileşebiliriz” diyen bir ses var. Ve biliyorum ki, yaşadıklarımız ne kadar ağır olursa olsun, o ses bir gün yeniden yükselecek. Çünkü biz, bu toprakların tanığıyız. Rüzgârının yönünü, insanının sesini, taşına sinmiş emeği ve acıyı bilenlerdeniz. Her değişimin, her sessiz direnişin ve her umudun izini burada süreriz. Birlikte ağladık, birlikte direndik, birlikte yeniden ayağa kalktık. Her defasında daha güçlü, daha umutlu olduk. Burada doğduk, burada büyüdük, yağmurunu yüzümüzde, güneşini kalbimizde hissettik. Her taşında bir anı, her yolunda bir iz bıraktık. Çünkü yaşadıklarımız kefilimizdir.