Zaman akar ama yüzler değişmez. Takvim yaprakları düşer, nesiller büyür, şehirlerin sokakları genişler, binalar yükselir; fakat karar masalarının etrafındaki sandalyelerde hep aynı insanlar oturur. İsimler bazen değişmiş gibi görünür ama zihniyet aynı kalır. Çünkü bazı düzenler, insanlardan çok alışkanlıklarla ayakta durur. Ve alışkanlık, çoğu zaman en güçlü iktidardır. Aslında mesele yalnızca belirli kişilerin uzun yıllar aynı görevlerde kalması değildir. Asıl mesele, değişimin önüne örülen görünmez duvarlardır. Toplumların önünü kesen şey çoğu zaman açık baskılar değil; “zaten hep böyleydi” düşüncesidir. İnsan zihni, belirsizlikten korkar. Bu yüzden tanıdığı yüzlere, bildiği düzene, alıştığı seslere sığınır. Fakat tam da bu noktada toplum yavaş yavaş durağanlaşır. Çünkü değişim, önce düşüncede başlar; düşüncenin cesaret edemediği yerde ise gelecek doğmaz.

Bugün Van’a baktığımızda da benzer bir tabloyu görmek zor değildir. Siyasette, yerel yönetimlerde, sivil toplum kuruluşlarında, sendikalarda, odalarda ve birçok kurumda aynı isimlerin yıllardır dönüp dolaşıp yeniden karşımıza çıktığını görüyoruz. Zaman geçiyor, seçimler yapılıyor, toplantılar düzenleniyor, yeni vaatler veriliyor; fakat kadrolar büyük ölçüde aynı kalıyor. Sanki görünmez bir çember var ve bu çemberin içine yeni birinin girmesi pek istenmiyor. Çünkü her kapalı yapı, zamanla kendi konforunu koruyan bir düzene dönüşür. Oysa hayatın özü değişimdir. Doğa bile sürekli yenilenirken, toplumların yerinde sayması mümkün değildir. Akan su temiz kalır; durgun su ise zamanla kokar. Düşünceler de böyledir. Aynı insanların, aynı yöntemlerle, aynı bakış açılarıyla yıllarca aynı alanları yönetmesi; bir süre sonra gelişimi değil tekrarları üretir. Tekrarlanan her düzen ise zamanla kendisini kutsallaştırır. İnsanlar artık kişileri değil, o kişilerin temsil ettiği alışılmış düzeni savunmaya başlar.

Burada daha derin bir sorun ortaya çıkar: Gücün zamanla bir hak gibi görülmesi. Oysa hiçbir makam sonsuz değildir. Hiçbir koltuk bir insanın kimliğine dönüşmemelidir. Çünkü makamlar hizmet içindir; aidiyet yaratmak için değil. Fakat bazı toplumlarda görevler geçici sorumluluk olmaktan çıkar, kişisel mülke dönüşür. İnsanlar görevlerini bırakınca yalnızca yetkilerini değil, görünürlüklerini ve etkilerini de kaybedeceklerini düşündükleri için değişime direnmeye başlarlar. Böylece koltuklar araç olmaktan çıkar, amaç hâline gelir. Daha acı olan ise gençlerin zamanla bu tabloya alışmasıdır. Yeni fikir üretmek isteyen birçok insan, bir süre sonra duvarların yüksekliğini görüp geri çekilir. Çünkü kapalı yapılar yalnızca insanları değil, umutları da yorar. Sürekli aynı isimlerin öne çıktığı yerlerde genç zihinler kendilerini değersiz hissetmeye başlar. “Nasıl olsa değişmez” düşüncesi, toplumların içine işleyen en sessiz çürümedir. Çünkü bir toplumun gerçek kaybı yalnızca ekonomik gerilik değildir; hayal kurabilen insanlarını yitirmesidir.
Felsefi açıdan bakıldığında değişim, yalnızca yönetimlerin yenilenmesi değildir; aynı zamanda toplumun kendiyle yüzleşebilme cesaretidir. Her toplum bir noktada şu soruyu sormak zorundadır: Biz gerçekten ilerliyor muyuz, yoksa sadece zamanın geçişini mi izliyoruz? Çünkü zamanın akması, gelişim anlamına gelmez. Bazen yıllar ilerler ama düşünceler yerinde sayar. İşte en büyük gerilik de budur. Van, güçlü kültürüyle ve genç nüfusuyla aslında büyük bir potansiyele sahip bir şehir. Fakat potansiyel, yalnızca konuşulduğunda değil; yeni insanlara alan açıldığında anlam kazanır. Bir toplumun geleceği, gençlerine ne kadar söz hakkı verdiğiyle ölçülür. Eğer yeni sesler sürekli eski duvarlara çarpıyorsa, orada yalnız insanlar değil; gelecek de yoruluyor demektir. Belki de mesele sadece birkaç kişinin değişmesi değildir. Asıl ihtiyaç, zihniyetin değişmesidir. Çünkü isimler değişse bile anlayış aynı kaldığında sonuç da değişmez. Gerçek dönüşüm; eleştiriye açık olabilmekle, farklı fikirlere alan tanımakla ve “yerimi biri alabilir” düşüncesini olgunlukla kabul edebilmekle başlar. Güçlü toplumlar, aynı insanları yıllarca aynı yerde tutan toplumlar değil; gerektiğinde yenilenebilen toplumlardır. Çünkü hayatın en temel gerçeği şudur: Değişime direnen her yapı, bir süre sonra kendi ağırlığı altında yorulur. Ve bazen bir toplumu geriye götüren şey düşmanları değil; yenilenmeyi reddeden alışkanlıkları olur.

Oysa bir şehrin en büyük zenginliği yeni fikirlerdir. Yeni fikirler ise çoğu zaman yeni yüzlerle gelir. Gençler sadece yaş olarak genç değildir; aynı zamanda düşünce olarak da dinamiktir. Risk alabilirler, alışılmış düzenleri sorgulayabilirler, ezberleri bozabilirler. Tam da bu yüzden bazı çevreler için gençlerin varlığı rahatsız edici olabilir. Çünkü genç bir zihin, yıllardır kurulmuş konfor alanlarını sarsma potansiyeline sahiptir. Van’da ise gençlerin bu alanlara girmesinin önünde çoğu zaman görünmeyen engeller bulunuyor. Yönetimlere aday olmak isteyen gençler ya destek bulamıyor ya da bir şekilde sistemin dışına itiliyor. Kapılar tamamen kapalı değil belki, fakat aralık bırakılmış kapıların önünde bekleyen görünmez bekçiler var.

Bir başka dikkat çekici durum da şu: Eski yüzler sadece kendileri kalmıyor; zamanla yakın çevrelerini ve her gün cumhuriyet, maraş caddesinde gezindikleri, iki nisanın kuytu yerlerinde kahve yudumladıkları, arka planda kendilerinin olduğu işletme ve bürolarda sırasıyla talimat sohbeti ettikleri kişileri aynı alanlara konumlandırıp konforlarının devamını sağlıyorlar. Böylece şehirdeki yönetim alanları bir tür dar çevreye dönüşüyor. Kurumların etrafında adeta bir akrabalık ve yakınlık halkası oluşuyor. Bu durum ise doğal olarak gençlerin ve yeni isimlerin o alanlara ulaşmasını daha da zorlaştırıyor. Bütün bunların sonucunda şehirde garip bir tablo ortaya çıkıyor. Halaylar var, kalabalıklar var, toplantılar var, kürsüler var… Ama dikkatli bakıldığında genç yok, çoğu yerde aynı yüzler var. Yeni bir yüz halaya katılmak istediğinde ise çoğu zaman ya yer bulunmuyor ya da ritim birden değişiyor.

Oysa bir şehir, gençlerini dışladığında sadece insan kaybetmez; aynı zamanda geleceğini de kaybeder. Çünkü genç beyinler kendilerine yer bulamadıkları şehirlerde ya susmayı öğrenir ya da o şehirden uzaklaşmayı. Bugün Van’ın en büyük ihtiyacı yeni bir bina, yeni bir proje ya da yeni bir slogan değildir. Asıl ihtiyaç, yeni yüzlerin önünü açacak bir zihniyet değişimidir. Çünkü şehirler, ancak yeni nesiller yönetimlere dahil olduğunda gerçekten nefes alır. Aksi halde zaman akar, yıllar geçer; fakat şehir aynı yerde sayar. Ve bir gün geriye dönüp baktığımızda şunu fark ederiz: Değişmeyen yüzler sadece koltukları değil, geleceği de işgal etmiştir. Ve artık belki de en basit ama en zor soruyu sormanın zamanı gelmiştir:

Yıllardır aynı yerde duran yüzlere “yeter artık” deme zamanı gelmedi mi? Oysa mesele yalnızca koltukların değişmesi değildir. Belki de önce alışkanlıkların değişmesi gerekir. Aynı masalarda, aynı bahçede, aynı kahvehanelerde, aynı lokantalarda yıllardır süren sohbetler de bu düzenin bir parçasıdır. Eğer gerçekten değişim isteniyorsa, o masaların da yenilenmesi gerekir. Eski yüzlerin her gün buluştuğu çay ocaklarının ve yemek masalarının dışında yeni masalar kurulmalıdır. O masalarda gençler de oturmalı, söz almalı, fikir üretmelidir.

Birde….toplumdan ve fizikken emekli olanların ise tekrar siyasete bulaşması, yeni yüzlerin önünün kapatılması, değişim iddiasını daha en başından zayıflatır. Çünkü gerçek yenilik yalnızca isimlerin değişmesiyle değil; düşünme biçiminin, ilişki ağlarının ve karar alma kültürünün dönüşmesiyle mümkündür. Toplum aynı alışkanlıkları sürdürüp farklı sonuçlar beklediğinde, ortaya çıkan şey çoğu zaman yalnızca vitrin değişikliği olur. Oysa ihtiyaç duyulan şey; farklı seslerin duyulduğu, gençlerin yalnızca dinleyen değil yön veren olduğu, insanların birbirini ezberlerden değil fikirlerden tanıdığı yeni bir siyaset kültürüdür.

Yeni bir gelecek kurmak isteyenler, önce yeni masalar kurmayı göze alabilmelidir. Yeni bir gelecek isteyenler, önce hangi masayı devireceğine karar vermelidir.