Bir Güvenlik Meselesi Değil, Bir Vicdan Sınavı
Geçtiğimiz hafta, toplumun baş belası hâline gelen uyuşturucu tehdidine dair bir makale kaleme almıştım. Ancak yer darlığı nedeniyle bu derin ve hayati meseleyi yeterince açamamıştım. Bugün yeniden yazıyorum. Çünkü bu konu bir haftalık gündemle geçiştirilemez. Çünkü her geçen gün, bir evin ışığı sönüyor; bir annenin yüreği yanıyor; bir genç hayattan kopuyor.

Uyuşturucuyla mücadele, yalnızca güvenlik güçlerinin omuzlarına bırakılabilecek bir mesele değildir. Bu mücadele; bir milletin vicdanını, geleceğini ve en kıymetli hazinesi olan evlatlarını ilgilendiren hayati bir sınavdır. Sadece cezaya, baskıya ve yasaklara dayalı politikaların kalıcı bir çözüm üretmediğini artık acı tecrübelerle biliyoruz. Asıl çözüm; insanı merkeze alan, iletişimi önceleyen, psikolojik sağlamlığı güçlendiren ve erken önlemeyi esas alan bütüncül bir yaklaşımda saklıdır.

Bağımlılık bir anda başlamaz.
Önce insanın içinde sessiz bir boşluk oluşur…
Anlaşılmamak… Görülmemek… Dinlenmemek…
Sonra “masum” görünen bir deneme gelir.
“Bir kereden bir şey olmaz” denir.
Ve fark edilmeden başlayan o yolculuk, insanı ağır bir esarete sürükler.
İşte bu yüzden en etkili mücadele, bağımlılık oluştuktan sonra değil; oluşmadan önce başlar. Riskli davranışları zamanında fark etmek, gençlerle doğru bir dil kurmak, yargılamadan dinlemek ve onları psikolojik olarak güçlü bireyler hâline getirmek hayati önemdedir.
Psikolojik dayanıklılığı güçlü bir birey, uyuşturucuya karşı kurulmuş en sağlam kaledir. Kendini değerli hisseden, derdini anlatabileceği bir kapı bulan, hayata tutunacak bir umudu olan insan; zehrin sahte cazibesine kapılmaz. Bu nedenle mücadele sadece sokakta değil;
Evde başlar.
Sınıfta başlar.
Mahallede, camide, spor sahasında, kültür merkezinde başlar.
Yani hayatın tam merkezinde…

Artık parçalı değil, bütüncül bir bakışa ihtiyacımız var. Aileyi, okulu, toplumu ve devleti aynı zeminde buluşturan güçlü bir irade şarttır. Bunun somut karşılığı olarak, uyuşturucuyla mücadele konusunda üst düzey ve yetkili bir kurul oluşturulmalıdır. Bu kurul; yalnızca bürokratlardan değil, ilgili bakanlıklardan, sivil toplum kuruluşlarından, kanaat önderlerinden, öğretmenlerden, psikologlardan ve mahalleyi en iyi tanıyan muhtarlardan oluşmalıdır.

Ve en önemlisi:
Bu kurulda yer alan herkes gönüllü olmalıdır.
Çünkü bu mücadele maaşla değil, yürekle kazanılır.
Bugün en can yakıcı gerçeklerden biri şudur:
Uyuşturucu bağımlılarının tedavi olma zorunluluğu yoktur.
Oysa bağımlılık, yalnızca bireysel bir tercih değildir. Bu; aklı, iradeyi ve muhakemeyi esir alan ağır bir hastalıktır.
“İsterse tedavi olur” demek, çoğu zaman o insanı ölüme terk etmekle eşdeğerdir.
Buradan açık ve insani bir çağrıda bulunuyorum:
Bir bağımlı, kendi isteğine ya da ailesinin talebine bakılmaksızın tedavi altına alınabilmelidir. Çünkü bazen insan, kendini kurtaracak iradeye sahip değildir. Ama toplumun onu kurtarma sorumluluğu vardır.
Bu yaklaşım cezalandırıcı değil, koruyucudur.
İnsanı dışlayan değil, hayata yeniden kazandıran bir anlayıştır.
Kurtarılan her genç; sadece bir birey değil, bir ailenin huzuru, bir annenin duası ve bir milletin yarınıdır.
Uyuşturucuyla mücadele rakamlarla ölçülmez.
Bu mücadele gözyaşlarıyla ölçülür.
Kaybedilen her evlat, hepimizin ortak kaybıdır.
Artık geçici çözümlerle oyalanma lüksümüz yok. Cesur, merhametli ve akılcı adımlar atmak zorundayız.
Çünkü bu mesele sadece bir devlet meselesi değil;
aynı zamanda bir vicdan meselesidir.
Buradan açıkça söylüyorum:
Uyuşturucu Türkiye’de bir asayiş başlığı değil,

ULUSAL BİR FELAKETTİR.
Gençlerimiz göz göre göre kaybedilirken;
Ama gençler ölürken susan bir akıl vardır.
Uyuşturucu sokaklarda bu kadar rahat dolaşıyorsa,
gençler bu kadar kolay ulaşıyorsa;
bu sadece torbacıların suçu değildir.
Bu; görmeyenlerin, duymayanların, bilip de susanların suçudur.
Bu tablo tesadüf değil; ihmalin, vurdumduymazlığın ve yanlış önceliklerin sonucudur.
Buradan net ve sert bir çağrı yapıyorum:
Devlet, bütün önceliğini uyuşturucuyla mücadeleye vermek zorundadır.
bu mücadelede başarının en büyük ayağı bilinçli , planlı ve suçu önleyici şekilde jandarma ve polisimizin organize olmasıdır. Güvenlik güçlerinin bu alanda yapacağı mücadeleyle uyuşturucunun kentlere ve kasabalara ulaşımının önüne geçmeyi mümkün kılabilir”. elbette sözünü ettiğimiz polisiye tek başına bu büyük sorunu önleme yetmez bununla birlikte kamu yönetiminin yapacağı eğitim programlarıyla sorunun önüne geçmenin mümkün olabileceğini düşünüyoruz .
sağlık, eğitim ve sosyal politikalar birlikte yürütülmelidir.

Rehabilitasyon merkezleri yaygınlaştırılmalı, aileler yalnız bırakılmamalıdır.
Bu felaketi görmezden gelen bürokratlar ve siyasetçiler hesap vermelidir.
devletin bütün gücüyle olayın üzerine gitmesini beklemekteyiz
Bu mesele sağ-sol meselesi değildir.
Bu mesele parti meselesi değildir.
Bu mesele, çocuklarımızın yaşayıp yaşamayacağı meselesidir.
Bir anne daha “evladım” diye toprağa sarılmasın diye söylüyorum:
Uyuşturucu bir zehirdir
mücadele yarım olmaz.