Rüzgâra Göre Eğilen Omurgalar varya düne kadar hiçbir etkinlikte, hiçbir bedel gerektiren alanda görünmeyen bir kesimdir. Ne bir toplumsal haykırışta, ne bir dayanışma çağrısında, ne de risk barındıran bir sözün ucunda rastlarsınız onlara. Hayatları boyunca görünmez olmayı bir strateji, sessizliği bir zeka göstergesi sanmışlardır. Ta ki işin ucunda makam, koltuk, mevki ve konforlu bir gelecek ihtimali belirene kadar. O noktadan sonra sahne değişir. WhatsApp durumları dolar taşar. Instagram hikâyeleri bir anda özgürlük, adalet, ezilenler ve vicdan kavramlarıyla bezelidir. Dün tek bir cümle kurmayanlar, bugün uzun paragraflar yazar. Dün kimliğini gizleyenler, bugün ahlak dağıtır. Dün suskunluğu tercih edenler, bugün yüksek perdeden konuşur. Bu ani dönüşüm bir bilinç sıçraması değildir; bu, fırsat kokusunu alan karakterlerin refleksidir.

Maaşlı trollük ile klavye şövalyeliği arasında ince ama kirli bir bağ vardır. İkisi de risk almaz, bedel ödemez, yüzleşmez. İkisi de başkasının mücadelesini ödünç alarak kendi çıkarına yatırım yapar.

Bu kişiler için fikirler kutsal değil, kullanışlıdır. Değerler sabit değil, taşınabilirdir. Nerede güç varsa, oraya doğru eğilirler. Nerede rüzgar esiyorsa, oraya doğru savrulurlar. Asıl tehlike de burada başlar. Çünkü bu kişilikler yalnızca samimiyetsiz değildir; aynı zamanda acımasızdır.

Bugün özgürlükten bahsedenler, yarın bir imza ile özgürlüğü sınırlayabilir. Bugün ezilenleri savunduğunu iddia edenler, yarın bir koltuk uğruna en yakındakini ezmekte tereddüt etmez. Onların ahlakı koşulludur, vicdanı geçicidir, sadakati ise yalnızca kazanca yöneliktir.

Bir başka karanlık başlık ise koltuk uğruna sergilenen “şirinlik” performanslarıdır. Bazıları için makam, yalnızca yetki değil; çevresine karşı üstünlük kurmanın da aracıdır. Bu kişiler doğrudan saldırmak yerine, sistemli bir biçimde yıpratmayı tercih eder. Dışarıya karşı uyumlu, güler yüzlü ve sadık görünürken; yakınındaki insanlara ima yoluyla baskı uygular, emeği görünmez kılar, yalnızlaştırır, itibarsızlaştırır. Bu bir bağırma ya da açık tehdit değildir; bu, inceltilmiş bir mobbingdir. Ve çoğu zaman “iyi niyet”, “kurumsal gereklilik” ya da “denge” kisvesi altında yürütülür.

Koltuğu korumak için başkalarının onurundan feragat etmeyi meşru gören bu anlayış, sadece bireyleri değil, bulunduğu her yapıyı sessizce çürütür.

Bu yüzden bu tipolojilerle mücadele sadece bir eleştiri meselesi değildir; toplumsal bir hijyen meselesidir. Er ya da geç bu kişiler minnet bilmeyen yapılarıyla kendilerini ele verir. Çünkü çıkar insanı besler ama karakteri inşa etmez. Karakteri olmayan biri, bir noktada mutlaka açığını verir. Küçük bir kriz, basit bir tercih anı, konfor ile ilke arasındaki bir çatlak her şeyi görünür kılar. Toplumun burada yapması gereken şey bağırmak, linç etmek ya da geçici öfkelere kapılmak değildir. Asıl mesele dikkat etmektir. Kim ne zaman konuştu, kim ne zaman sustu, kim hangi bedeli ödedi, kim hep güvenli alanda kaldı. İnsanların yalnızca sözlerine değil, yaşamlarına bakmak gerekir. İnsani ilişkilerine, konfor alanlarına, kriz anlarındaki tutumlarına, kaybetme ihtimali karşısındaki duruşlarına. Çünkü insanın gerçek yüzü, kazandığında değil, kaybedecek bir şeyi varken ortaya çıkar.

Bu kişiliklerin toplumdan izole edilmesi çağrısı bir intikam duygusundan değil, koruma refleksinden doğmalıdır. Çünkü bu insanlar kimseye gerçek anlamda fayda sağlamaz.

Aksine bulundukları her yapıyı içten içe çürütürler. İlkeyi pazarlık konusu yapar, mücadeleyi basamak olarak kullanır, insanları araçsallaştırır. Ve en tehlikelisi, bunu yaparken kendilerini haklı hissetmeleridir. Bir toplum, samimiyetsizleri ödüllendirdiği sürece samimiyet cezalandırılır. Bedel ödeyenler kenara itilirken, bedelsiz konuşanlar yükseltilirse; o toplumda hakikat sessizleşir, gürültü iktidar olur. Bu yüzden köşe yazıları, analizler, tartışmalar tam da bu noktada önemlidir. Kişileri değil, kişilikleri konuşmak gerekir. İsimleri değil, zihniyetleri teşhir etmek gerekir.

Belki de en zor ama en gerekli olan budur: Sessiz kalanla sabredenin, susanla bekleyenin, geri duranla pusuda olanın arasındaki farkı ayırt edebilmek. Her suskunluk erdem değildir. Her konuşma cesaret değildir. Ve her özgürlük söylemi, özgür bir ruhun ürünü değildir. Okuyucuya düşen pay ise nettir:

Alkışlamadan önce düşünmek, paylaşmadan önce tartmak, hayranlık duymadan önce geçmişe bakmak. Çünkü bu çağda en büyük yanılsama, çok konuşanın çok şey bildiğini sanmaktır. Oysa hakikat çoğu zaman sessizdir; ama tutarlıdır. Ve tutarlılık, eninde sonunda her maskeyi düşürür.